Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Evvelâ hamd edelim

0

Evvelâ hamd edelim, Hâlık-ı eflâke ve mâfîhe ki izhâr u ayân eyledi: Bu cümle acâ’ib u garâ’ib ve yer ü gök ve melek-i cennet ve rıdvân ve dahi hûr ile gılmân ve gül ü sünbül ü reyhan ve mülü bülbülü destân ve dahi çeşme-i hayvân ve dürrülü’lü ü mercân ve meh-i mihr-i dırahşân. Mesnevi:

Hamd kılmak Halika vâcib dürür Ni’metine iris ü cin tâlib dürür
Hem salât ile selâm ol Ahmed’e Mazhar-ı Levlâk-ı sırr-ı Emced’e
Sahbına evlâdına olsun selâm Anlar-ile oldu bu dîn bi’t-temâm
Anların rûyâbın’olsun yâ İlâh,

Evliyâ kulunu eyle

Hamd ve övgü; o zerreyi, şemmeyi (koklanacak şey) ve renkli kainatı Yaratan’a ki bu hakir kulu yokluk ülkesinden meydana getirip kendine ibadet etmeye memur etti.

“Ben cinleri de, insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” emriyle beş vakit namaz kılmayı farz etti. Islâm dininden namazı, orucu, zekâtı ve haccı kullarına farz eyledi. Hak emrine uymak için bütün kulları farzları yerine getirip ibadet ederler. Bu hakir kul da hac ibadetini yerine getirmek arzusuyla seyahat isteyip; istanbul daily tours

“Anâ, baba, anne ve kardeş kahrından nasıl kurtulup cihanı gezip dolaşıp dünya seyyahı olabilirim?” diye 1040 senesinin Muharrem ayının birinci günü [10.08.1630] yaya olarak İstanbul şehri içinde başıboş gezdiğimizi yukarıda birinci cildimizde İstanbul’un özelliklerinde yazmıştık.

Benzersiz şehir olan bu güzel İstanbul’u tamamıyla ve doya doya gezip dolaşıp elimizden geldiği kadar bütün yapılarım, ibret verici işlerini ve bütün eserlerini anlatmıştık.

Yine 47 fasıl üzere bütün esnafların pirlerini ve yetiştiricilerini, kanun ve kurallarıyla, Sultan Murad Han Gazi’nin Bağdad gazasına gidişinin ordu alayını da yazmıştık. Belde-i Tayyibe içinde seyahat, ziyaret ve gezip görme arzumuz sona erip gece gündüz aşk ve şevkimiz Arz-ı mukaddese, cennet ülkesi Bağdad, Mekke, Medine, Mısır ve Şam taraflarına gitmeye bel bağlayıp birinci cildimizin başlarında yazıldığı üzere bir mübârek gecede mihnet hanemizin bir köşesinde uykuya varmışken bizzat Haz- ret-i Risâlet-penâh’ı rüyamda görüp mübârek ellerim öperek;

“Şefaat yâ Resûlallah” diyecek yerde “Seyahat yâ Resûl-allah” demişiz. Kutlu zât, yüzündeki örtülerini açtıktan sonra güzel yüzünü gösterip gülümseyerek;

“Şefaatim, seyahatim ve ziyaretim. Allah’ım ona (bu yolda) sıhhat ve selâmet ver” diye Fâtiha dediler.
Toplantıda hazır bulunan sahabelerin hepsi Fâtiha’yı okudular. Ben de bütün büyük sahabelerin ellerini öpüp uykudan uyandığımız daha önce ayrıntılı olarak anlatılmıştı Nilüfer Sultan yaptığından dolayı.

Allah’ın hikmeti “Allah bir şeyi irâde ederse sebeplerini de hazırlar” ertesi günü sabahleyin Gedikpaşa semtinde bulunan eski bir can dostumuz Okçuzâde Ahmed Çelebi evine varıp gördüm ki büyük bir hazırlık yaparak Bursa şehrini gezmek ve ziyaretlerde bulunmak üzere hazırlanmışlar.
O vefakâr, dert ortağı can dostum;

“Ey can dostum kardeşim Evliyam! Gel senin ile ‘Önce yoldaş, sonra yol’ sözüne uygun olarak arkadaş olup beş-on gün içinde eski taht merkezi, büyük bir şehir olan Bursa şehrini seyredip gezip dolaşıp kalbin aynasını gam pasından arındırıp hüzünlü gönlümüzü şenlendirelim. Gamlı gönlümüzü gamdan kurtaralım. Binlerce ibret verici eserleri, yüzlerce bilgin canları, geçmiş Osmanlı sultanlarının türbelerini ve diğer nurlu mezarları ziyaret edelim. Özellikle Emir Sultan hazretlerinin mübârek kabrine yüz sürüp kalbimiz nurla dolsun, cihan cihan can sohbetleri edelim” deyince hemen içime bir ateş düşüp o vefalı dostun teklifiyle içime Bursa diyarına gitme arzuları gelip sanki Hak tarafından Rabbânî bir ilham olup Bismillah deyip toplantıda hazır olanların hepsi, ahbaplar ve dostlar;

“Kutlu olsun, esenlikle ve gönül rahatlığıyla dönmek nasip olsun” dediler, hayır dua ile bir Fâtiha okundu.
Bu hakir de hemen o sırada baba, anne, kardeş ve kız kardeşin haberleri yok iken 20 nefer dostlar ile Eminönü’ne gelip bir Mudanya kayığına bindik.

1050 [1640] tarihinde doğum yerimiz olan Kostantmiyye şehrinden ilk seyahate çıkıp Bursa’ya gittiğimiz menzilleri, köyleri, kasabaları, ibret verici eserleri büyük yerleşim yerleri olan eski şehirleri insaf nazarı ile seyretmeye gayret edip Cenab-ı Hakk’ın buyurduğu,

“..Yerde gezin, dolaşın…” emrine uyarak yeryüzünü gezip dolaşıp,

“Gecelerce ve gündüzlerce oralarda korkusuz gezin, dolaşın” [Sebe, 18] âyeti üzere gece gündüz dünya yüzünde yedi iklimin dört köşesini yedi gezegen gibi seyrettiğimiz dağlar, çöllerde, karada ve denizlerde çektiğimiz şiddetli elemleri ve ömrümüz,

“Yolculuk, bir fersah da olsa cehennemden bir parçadır” sözünce değerli ömrümüz nice geçti, onu bildirir.

Sedir Adası

0

KLEOPATRA’NIN CENNETİ

Gökova körfezinin muhteşem manzarasını tekneden seyrederek, kısa bir yolculukla ulaşacağınız, uzun bir hikaye, Kleopatra Adası

Kemre( Gökova) Körfezinde bulunan görülmeye değer güzellikte, antik kalıntılarla dolu üçlü ada grubunun en büyüğü olan Sedir Adası’nın Kuzeybatı yandaki küçük koyda, halk arasında Kleopatra1 nın yüzdüğü rivayet edilen çok ilginç bir plaj bulunuyor. O yüzden ada Kleopatra Adası adıyla da anılıyor. Efsaneye göre bu küçük koy Kleopatra ile Mark Antonius’ un denize girdikleri yer.

Söylenceye göre buranın kumunu, Antonius sevgilisi Kleopatra için Kuzey Afrika’dan gemilerle getirtmiş. Yine yaygın inanışa göre bu cins kum bu gün yalnızca Mısır’da görülüyor. Oolotik” adı verilen kendine has kumu ve turkuvazdan laciverte uzanan benzersiz denizi adayı gerçekten özel kılıyor. Edindiğimiz bilgilere göre 1978 yıllarında Ege Üniversitesi’ nden gelen profesörler adanın kumunu analiz ettiler. Adanın bu bölgesinde bir çeşit deniz kabuğu olan deniz minarelerinden bol miktarda var.

Bununla birlikte su sodalı. Sodalı su ve deniz minareleri sürekli güneşe maruz kalıyor ve ısı yeterli düzeye gelince bir çeşit kimyasal tepkime oluşuyor. Bu tepkime sonunda kumların oluştuğu kanısına varılmış. Denizin içinde 100-120 Dor’lara ait Apollon tapınağının temelleri üzerinde sonraki yüzyıllarda bir Hıristiyan bazilikası inşa edilmiş. Sedir Adasının batı kesminde bir agora bulunuyor. Kitabelerden bu bölgede Apollon’ un onuruna Atletizm festivallerinin düzenlendiği anlaşılıyor.

Kleopatra Adası’na gelen turistler adanın fosil kumlarından vücutlarına, yüzlerine sürerek Kleopatra’ nın güzelliğinden güzellik kapmak istiyorlar. Adanın plajını oluşturan fosil kumları her yıl biraz daha azalıyor.

Nedeni ise bir yandan denizin dalgalarının kumları denize çekmesi, diğer taraftan adayı ziyaret eden insanların derilerine yapışarak orda burada telef olan kumlar…Bunun için adanın iki noktasına koyulan duşlar ve turistleri uyaran güvenlik görevlileri şimdilik işe yaramış görünüyor.

Marmaris’ e 15 km. uzaklıktaki Sedir Adası’ na Çamlıköy’ den düzenli motor seferleri düzenleniyor.

Adaya seferler sabah saat 9’da başlıyor ve her yarım saatte tekrarlanarak akşam 18’e değin sürüyor. Gidiş- dönüşün 10 YTL olduğu adaya giriş için yerli turistlerden 3, yabancı turistlerden ise 10 YTL ücret alınıyor.

Geçen yıllar bir dizi olumsuzlukların yaşandığı ada, yıllar sonra ilk kez sezona sorunsuz giriyor. Artık adanın iskele sorunu yok. Kış boyu yapılan çalışmalarla adada bulunan tiyatro ve tapınağın çevresi açıldı ve iki tarihi yapı gün ışığına çıkarıldı. Kilise ayağa kaldırıldı. Yürüyüş yolları, tuvaletler, kafeterya vs. kullanıma hazır hale getirildi. Bazı geceler kültür organizasyonları düzenlenecek, aslına uygun olarak restore edilen agora ve amfi tiyatroda konuklar ağırlanabilecek. Bazı akşamlar Kleopatra ve Antonius temsili olarak canlandırılacak. Tüm bu çalışmalar ve planlanan etkinlikler sonucunda Sedir Adası Gökova Körfezi içinde bir cazibe merkezi haline gelmeye aday.

Bize rehberlik eden, tekne kaptanı (emekli öğretmen)

Turan Yücel1 den aldığımız bilgilere göre eskiden romatizma hastaları kum banyosu yapmak için buraya kamp kurarlarmış. Adanın kumları koruma altında olduğu için artık kamp yapmak gibi bir şansınız yok ama keyifli ve farklı birkaç saat geçirmek için adaya gelmenizi öneririz.Bu eşsiz güzellikleri görmek, kumlarında güneşlenmek güzelliğinize güzellik katar mı bilmiyoruz ama ruhunuza iyi geleceği kesin…

Read More about Mugla

Mugla

0

Karya yöresinin en eski kentlerinden biri olan Muğla yaklaşık 5 bin yıllık tarihe sahip, ilk olarak Karya uygarlığına ev sahipliği yapan verimli topraklar daha sonra İyon ve Dor uygarlıklarını barındırmış. Roma ve Bizans egemenliklerinden sonra Türkler’in Anadolu’ya girmesiyle Türk kültürüyle tanışan Muğla’da Menteşe Beyliği kurulmuş. Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’ya hakim olduğu dönemin ardından Cumhuriyet dönemi gelmiş.

EGE VE AKDENİZ

Ege ve Akdeniz bölgelerinde tarihi ve kültürel merkezlere sahip olan Muğla; “Kentsel Koruma Bölgesi”, “Doğal Koruma Bölgesi” ve “Arkeolojik Koruma Bölgesi” olarak değerlerini yaşatmaya ve gelecek nesillere ulaştırmaya çalışıyor. Türkiye’nin en uzun kıyı şeridine sahip ili olan; Bodrum, Marmaris, Gö cek ve Fethiye gibi önemli turistik beldeleri bulunan Muğla, kültürel ve tarihi değerlerinin yanında muhteşem doğası ile de ön plana çıkmakta. Yaklaşık 1200 kilometrelik kıyı şeridine, Bodrum ve Da laman’da iki uluslararası havaalanına sahip olan Muğla’da, yüzden fazla ören yeri bulunuyor. Muğla’nın önemli ilçeleri; Muğla (merkez), Bodrum, Dalaman, Datça, Fethiye, Kavaklıdere, Köyceğiz, Marmaris, Milas, Ortaca, Ula, Yatağan.

Türkiye’nin en uzun kıyı şeridine sahip ili olan Muğla; Bodrum, Marmaris, Göcek ve Fethiye gibi EVLER VE BACALAR

Kentsel SİT alanı ilan edilen Muğla’nın Saburhane mahallesi, dar sokaklarında tarihi evleriyle ziyaretçileri karşılıyor. Muğla’da koruma altına alınan yapıların başında “Muğla Evleri” bulunuyor. Ahşap işçiliği, cumbaları, yüksek avlu duvarları ve bacaları ile ünlü bu taş veya bağdadi evler, ziyaretçileri kendilerine hayran bırakmakta. Muğla Evleri; “Türk Evi” ve “Rum Evi” olarak iki türden oluşuyor. Özellikle işçilikleriyle ziyaretçilerin ilgisini çeken evlerin en belirgin özelliklerinin başında, kendisine özgü bacaları bulunuyor.

TÜRK EVİ

Zemin katları ve üst katlarının dış duvarları taş, içleri ahşapbağdadi sistemde inşa edilen, avluya dönük Türk Evi, adından anlaşılacağı gibi Türk aileler tarafından kullanılırmış. Bu evlerin tasarımında “mahremiyet” kaygısı ön plana çıkmış, bunun sonucunda evler avluya dönük şekilde planlanmış. Sokağa dönük pencerelerin sayısının oldukça az olduğu ve çoğunlukla avluya bakan pencerelerin kullanıldığı dikkati çekmekte. Özenle işlenmiş ahşap kapılar ve tavanlara sahip olan evlerde tuvalet ve mutfak gibi müştemilatların bulunduğu avluya ahşap kuzulu kapılardan giriliyor. Geniş iki kanadı olan, avlu duvarının yüksekliği ile orantılı kapıların ahşap çatısı bulunuyor.

Türk Evi tipi evlerin en belirgin özelliği, günümüzde halen kullanılan, kırmızı oluklu kiremitle yapılan “Muğla Bacası”. Bacalar dört yöne açık, rüzgarlardan etkilenmeyecek şekilde tasarlanmış. Kullanım suyu için yapılan temiz su havuzlan, yamaçtan aşağı doğru bütün evlere zincirleme bağlı olarak düzenlenmiş. Bu şekilde yağmur sularıyla dolan temiz su havuzlarının, en yüksektekinden aşağı doğru ilerleyerek, temiz kalmaları sağlanırmış.

RUM EVİ

Kesme taşlar kullanılarak inşa edilen “Rum Evi”, Türk evlerinin tersine, sokak tarafına daha açık olarak tasarlanmış. Sahipleri genellikle ticaret ve zanaat erbabı olan “Rum Evi” stilindeki bu evler, sahiplerinin ekonomik düzeylerini temsil edermiş. Bu yüzden görkemli olan evler, günümüzde “antre” olarak tabir edilen küçük holün etrafına dizilmiş odalara ve sokağa bakan pencerelere sahip. Üst katlara taş merdivenlerle çıkılan yapıların Türk evlerinden en büyük farklarından bir tanesi, tuvalet, banyo ve mutfak gibi bölümlerinin evin içinde bulunması.

KORUMA AMACI

Muğla Belediyesi öncülüğünde başlatılan koruma çalışmalarının amacı; bölgenin bir bütün olarak, yaşanır biçimde gelecek kuşaklara aktarılması ve bu çalışmalar sırasında bölgenin turistik faaliyetlere açılarak ekonomik katkı sağlanması olarak belirlenmiş. “Yaşayan Muğla” adında gelişen çalışmalarda kullanılan malzeme, mimari unsurlar ve yaşam alanları bir bütün olarak kabul edilmekte.

MUĞLA MÜZESİ

Antik kalıntılar ve heykellerle dolu bahçesinden girilen Muğla Müzesi, eski cezaevi binasına kurulmuş. Kapalı alanında sergilenen eserlerin büyük kısmı, Stratonikeia antik kentinde yapılan kazılarda bulunmuş. Müze içinde fosillerin sergilendiği Turolian Parkı Doğa Tarihi Bölümü, yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekmekte.

MUĞLA PAZARI

Her Perşembe yapılan Muğla Pazarı’na özel turlar düzenleniyor. Pazarda sergilenen yöreye özgü dokumalar, iğne oya işler, danteller ve halılar meraklılarına sunuluyor. Ayrıca taze, çok çeşitli, ucuz sebze ve meyve satılan Muğla Pazarı, rengarenk görüntüleriyle gezenleri büyülüyor.

TURİZM CENNETİ

Marmaris, Fethiye, Gökova, Bodrum, Datça, Köyceğiz gibi ülkemizin en önemli turistik yerlerini içine alan Muğla ili, tarih ve doğal güzellik açısından çok zengin. Bodrum’da bulunan Halikarnassus kentinin kalıntıları, Datça’daki Afrodit Tapınağı, Fethiye’deki Ölüdeniz, Xanthos, Patara antik kentleri, çam ormanlarıyla kumun buluştuğu Marmaris ve Köyceğiz’deki Dalyan Deltası; saymakla bitirilmeyecek doğal ve tarihi güzellikten sadece birkaçı.

Read More about Kıyam

Kıyam

0

Meşhur Marmaris Çam balı faydası ve lezzeti ile her yerde adından fazlaca söz ettiriyor. Marmarisliler de onu kahvaltı sofrasından tutun da, akşam yemeğine kadar masalarının üstünden eksik etmiyorlar. Eskiden, çok da varlıklı olünmayan zamanlarda, Marmarisliler susamın ve balın bol bulunduğu zamanlarda, yemek sonrası ağızları tatlansın, enerji versin diye Kıyamı bol bol yaparlardı.

Özellikle kış aylarında tercih edilen bu tatlı, çocukların da çok sevdiği bir lezzet. Ayrıca çok da faydalı. Kendi ürünümüz olan bal ile yaptığımız bu tatlı, şimdilerde biraz unutuldu. Yerini akşam eve giderken alıverdiğimiz hazır tatlılara bıraktı. Belki fotoğrafları görünce hatırlayıp tadını özleyenler, epeydir yapmadık diyenler olacaktır. O zaman yapımı son derece kolay olan Kıyam yada Çıtırmık tatlısını yapmak isteyenler kolları sıvasınlar.

KIYAM TATLISI

Malzemeler: 750 gr. Susam, 1 kg. Bal çok az zeytinyağı.

Yapılış

Susamı tavada kavuruyoruz. Elde ezince çıt çıt edecek kadar kavrulduktan sonra, balını koyuyoruz. Balı koyarken hep karıştırıyoruz yalnız. İyice kızarmasını bekledikten sonra , Kıyamı dökeceğimiz tepsiye biraz zeytinyağı sürüyoruz ki, yapışmasın. Sonra sıcakken tepsiye döküyoruz. Arzuya göre içine ceviz, fındık yada badem de konulabilir.

EKŞİLİ BALIK

0

Aylardır verdiğimiz tarifler amacına ulaşmış; Marmarisliler artık evlerinde eskisi gibi geleneksel balık mutfağının çeşitlerini yapıyorlar. Ayrıca Bu sayıda tarifini verdiğimiz Ekşili Balığı pişirdiğimiz mekan olan Yelken Restoran’da ve bir kaç Marmarislinin daha işlettiği restoranlar da mönülerine Marmaris’in bu özel balık yemeklerini eklediler. Bu restoranların tek rakibi ev hanımlarıf Balığı normalde erkek pişirir fakat bu tarifler genelde bayanlar tarafın rağbet gördü, tavada kızartıp geçmeye benzemez!). Erkeklerin kolaya kaçıp tavayla işi bitirme girişimleri artık yutulmuyor. Ama bu tarifler o kadar kolay ki tembel erkekleri de harekete geçirebilir. Hadi o zaman rekabeti arttıralım ve restoranları, kadınlan ve erkekleri birbirine düşürecek o muhteşem lezzetin tarifine ve yapılmasına başlayalım..

Malzemeler

1 Kg. Balık (tercihen Lapa-Kopez veya Hanyuz),

1 kahve fincanı zeytinyağı,

1 çay kaşığı karabiber,

1 çay kaşığı kimyon,

1 çay kaşığı tuz,

1 tatlı kaşığı(çekilmiş) sarmısak

1 tatlı kaşığı pul biber,

1,5 limon suyu,

2 çorba kaşığı salça,

2 çorba kaşığı un, su

YAPILIŞI

1 -Balıklar pulları, kamı ve solungaçları alındıktan sonra tuzlanır.

2-Tuzda üç saat bekletildikten sonra, unlanıp, zeytinyağında kızartılır.

3-Ayn bir tavada yine zeytinyağı ile iki yemek kaşığı un pembeleşene kadar kavrulur.

4-Sonra salçada ilave edilip, kavrulmaya devam edilir.

5-îçine yetecek miktarda su ilave edilir. Sanmsak ve limon eklendikten sonra kaynamaya bırakılır.

6-Unlanarak kızartılmış balıklar hazırlanan sosun içine düzenli bir şekilde yerleştirilir. Baharat olarak karabiber, pul biber ve kimyon koyulur. On dakika daha kaynatıldıktan sonra sıcak olarak servis yapılır.

Read More about Ebru

Hasankeyf

0

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında yapımı süren llısu Bara- jı’nın suları altında kalma tehlikesi yaşayan tarih ve kültür hâzinesi Hasankeyf, tüm yaşananlara hatta Dicle’nin sularına meydan okurcasına bütün görkemiyle dimdik ayakta…

Romalılar’ın, İran sınırını denetim altında tutmak için Dicle’nin yatağından 100 metre kadar yüksekte bir kale yapmasıyla başladı Hasankeyf ile Dicle’nin komşuluğu… Artuklular’ın,12’inci yüzyılda Dicle’nin geçit vermez sularının üzerine yaptıkları köprüyle de birbirlerine sıkı sıkı bağlandı iki komşu… Ancak hırçın komşu Dicle’nin suları önce Hasankeyf Köprüsü’nü yok etti. Şimdi de Dicle’nin sularının Hasankeyf’i tamamen yok etmesi gündemde…

Hasankeyf sokaklarına ilk adımını atanları, “Barajımı istiyorum”, “Baraj medeniyettir” pankartları karşılasa da hiç kimsenin gönlü yüzyıllar boyunca binbir felakete direnerek günümüze ulaşan bu topraklarının sular altında kalmasına razı değil. En güzel de çocukların dudaklarında ifade buluyor Hasankeyfliler’in istekleri: “Önce tarihi kurtaralım, sonra baraj yapalım…”

Hasankeyf’in tek geliri turizm

Baraj sularının altında kalacağı için yıllardır hiçbir yatırımın yapılmadığı Hasankeyf’te yaşayanların en önemli gelir kaynağı tarihin bıraktığı mirası görmeye gelen yerli ve yabancı ziyaretçiler…

Etrafında sayısız eski mağara konut barındıran Hasankeyf’e gelenlerin zamanda yolculuğu, Hasankeyf Kalesi’ne doğru tırmanmalarıyla başlıyor. Kaleyi gezmeye başlayanların gönüllü rehberliğini Hasankeyf’in çocukları yapıyor. Küçük rehberlerin efsanelerle süsleyerek anlattıkları birbirinden ilginç öykülerle tarihin bilinmez dehlizlerine doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz ince.

Kalenin içi kimine ev kimine de işyeri olmuş… Hasankeyfliler, keçileri, eşekleri, köpekleriyle tarihin koynunda yaşamlarını ördürüyorlar. Kaleye tırmanmaktan yorulduğunuzda yerleri minderler ve halılarla kaplı otantik bir mekanda oturup tarihe e Dicle’ye karşı buz gibi bir ayran ya da sıcak bir çayı yudumlayabilirsiniz. Ya da canınız yöresel giysiler, el emeği ürünler allak istiyorsa kaledeki yolculuğunuz sırasında mutlaka bu tür rünler satan dükkanla karşılaşırsınız.

Hatta Türk Sineması’nın ölümsüz yapıtlarından “Boş Beşik” filminde kullanılan beşik de mola verdiğiniz otantik mekanlardan birinin tavanında asılı bir şekilde sizi karşılar. Kalenin en üst noktasına ulaştığınızda ise muhteşem manzarasıyla bütün Hasankeyf, ayaklarınızın altına serilir… Karnınız acıktığında ise kalenin eteklerinde Dicle’nin suları üzerinde kurulu balıkçı lokantalarında taptaze balıklar sizi beklemektedir…

Asıl adı Süryanice kökenli Hesna Kepha’yken, Osmanlı egemenliğine girdikten sonra Hasankeyf diye anılmaya başlanan bu tarihi kent, 5’inci yüzyılda bir Süryani piskoposluk merkeziydi. Daha sonra Abbasiler’in, Hamdaniler’in ve Mervaniler’in yönetimine girdi. Bu dönemlerde Hasankeyf, Arapça’da “kayahisar” ya da “kayakale” anlamına gelen “Hısn Kayfa” adıyla anıldı.

Diyarbakır ve Cizre’yi bağlayan önemli kara ve su yolu üzerin-de bulunan ve savunulması kolay bir nokta olması nedeniyle pek çok medeniyeti ağırlayan Hasankeyf, 1101-1231 tarihleri arasında Artuklular’a yurt ve başkentlik yaptı. Hasankeyf, bu dönemde önemli eserlere kavuştu. Ancak bu eserlerin büyük bir bölümü 1260 yılında İlhanlIlar tarafından yağmalanıp tahrip edildi. Artuklular’ın yürüttüğü bayındırlık çalışmalarıyla değerli mimari eserlere ve bir darphaneye kavuşan Hasankeyf, İlhanlılar’ın bu saldırısından sonra eski canlılığını ve zenginliğini koruyamadı.

Yörede kısa bir süre egemen olan Akkoyunlular, Hasankeyf’te yeni yapılar inşa ederken, yıkılan bazı Artuklu eserlerini de onardılar. Daha sonra Safevi Devleti’nin yönetimine giren Ha-sankeyf, 1517’de Osmanlı Devleti’ne katılarak, Diyarbakır Eya- leti’ne bağlı bir sancak merkezi yapıldı.

Suyu kinetik enerjiye çevirerek insanlığın hizmetine sunan ve aynı zamanda su saatleri, otomatik kapılar, çeşitli fıskiyeler, şif¬reli kilitlerin mucidi 12’inci yüzyılın en önemli bilim adamların¬dan El Cezeri’nin yaşadığı bu topraklar, günümüz de pek çok kültürün izlerini barındırıyor.

Read More about EKŞİLİ BALIK

Ebru

0

Geleneksel Türk sanatlarının en eskilerinden biri olan ebru, günümüzde sadece birkaç meraklının çabalarıyla sürüyor. Oysa ebru, her yönüyle farklı ve benzersiz bir sanat

Ebru, kâğıt süsleme sanatlarının en önem-lilerinden biri… Bütün Osmanlı sanatlarında olduğu gibi usta-çırak usulü ile öğrenilen ve sanatçının iradesi dışında birçok değişkenden etkilenen bir sanat. Ebru, renklerin suyla dansımn yarattığı bir ahenk aslında. Bazı kaynaklar ebrunun, yüz suyu anlamına gelen “ab-ı ru” sözcüğünden, bazı kaynaklar ise Orta Asya dillerinden Ça- ğataycada hareli görünüm, damarlı kumaş ya da kâğıt anlamına gelen “ebre’den geldiğini söylese de en yaygın kanı, kelimenin kökeninin Farsça bulutumsu anlamına gelen ‘ebri”den gelmiş olduğu.

Zorlu ve emek isteyen ebru, geri dönüşü ve tekrarı olmayan, çok değişkenli bir sanat. Birçok eski eserde süsleme amacıyla kullanılan ebru, geleneksel el sanatlarımızdan olmasına rağmen yakın zamana kadar unutulma tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Dünya çapında çeşitli milletler, özellikle de İtalyanlarca sahiplenmeye başlanmış, bazı ülkelerde ebru yapımı sırasında kullanılan malzemeleri üreten firmalar boy göstermişti. Ebru sanatında son devrin piri merhum Mustafa Düzgünman, yetiştirdiği öğrencilerle bu sanatın korunup tanınmasında etkili oldu.

Ebru yapımı

Günümüzde yirminin üzerinde farklı çeşidi olan ebrunun yapılışı oldukça zevkli ve sabır isteyen bir iştir. Önce uygun bir kâğıt seçmek gerekir. Çünkü her kâğıda ebru yapılmaz. Kâğıt, boyayı iyice emecek nitelikte ve dayanıklı olmalıdır. Eskiden hattatlar yazı yazmak için yüzeyine “ahar” denen özel karışımlı (nişasta ve yumurta akı) bir sıvı sürülen ve bu yüzden “aharlı” denilen kâğıt türünü yeğlerlerdi. Ebrucular ise bu tür kâğıtlar boyayı iyi emmediği için “aharsız” da denen ham kâğıt kullanırlardı.

Ebru için gereken malzemeler

Ebru yapmak için genellikle dikdörtgen biçiminde, büyükçe ve yayvan bir tekne gerekir. Geven denilen otun gövdesinden elde edilen ve beyaz renkli bir tür zamk olan kitre, belli bir oranda, suyla bir kabın içinde karıştırılır. Kitre yerine salep, keten tohumu, ayva çekirdeği, gazyağı gibi birçok değişik madde de kullanılmaktadır. Kitre ile yapılan bu karışım 12 saat kadar bekletilir ve zaman zaman katıştırılır. Kitre bu süre sonunda erir ve karışım boza kıvamını alır. Daha sonra küçük fincanlarda ebru için boya hazırlanır. Bu amaçla kullanılacak boya çok ince toz haline getirilmeli ve suda eriyip dağılmayan bitkisel ve kimyasal boyalardan olmamalıdır. Fincanda su ile iyice karıştırılarak sıvılaştınlan boyalara ayrıca iki kahve kaşığı taze sığır ödü katılır.

Bu işlemin amacı, iyice ezilmiş boyanın dibe çökmeden yüzeyde kalmasını sağlamaktır. Bu biçimde hazırlanan değişik renkteki boyalar, özel tekneye boşaltılmış olan boza kıvamındaki sıvının yüzüne serpilir. Yüzeyde birikintiler halinde kalan bu boyalar daha sonra tahta bir çubukla karıştırıldığında ya da yayıldığında, şaşırtıcı ve ilginç desenler ortaya çıkar. Ayrıca hazırlayanın isteğine göre belli desenler de elde edilebilir. Bu desenlerin üzerine yatırılan özel kâğıt, 5-10 saniye sonra, iki ucundan tutularak kaydırmadan ve oynatmadan, kitap sayfası açar gibi bir yana doğru kaldırılır.

Kâğıt, boyalı tarafı üste gelmek üzere uygun bir yere serilerek kurutulur. Böylece ortaya binlerce ayrıntı ve renk taşıyan desenler çıkar. Eğer, bu desenlerin arasına bir yazı ya da herhangi bir çiçek motifi yerleştirilmek istenirse, başka bir yöntem uygulanır. Yazı ya da motif, bir kâğıda yazılır ya da çizilir. Keskin bir araçla kenarları kesilip kalıp çıkarılır ve ebru kâğıdına zayıf bir yapıştırıcı ile yapıştırılır. Kâğıdın, yapıştırılan desenin bulunduğu yüzeyi yukarıda anlatıldığı gibi teknenin içine yatırılır. Elde edilen ebru kuruduktan sonra, hafifçe yapıştırılmış olan bölüm sökülünce yazı ya da motiflerin yerleri boş kalır. Bu yöntem hattat ve ebru ustası Necmeddin Okyay tarafından bulunduğu için bu yöntemle yapılan ebrular “Necmettin Ebrusu” denir.

Ebru türleri

Ebrunun “battal ebru”, “taraklı ebru”, “çiçekli ebru” gibi türleri bulunuyor. Battal ebru, bilinen en eski tarz. Diğer bütün desenler, battal deseninden çıkıyor. Bu desene ebrunun anası ya da atası demek mümkün. Yapımı öd sıralarına göre, yani ödü az olan boyalan önce, çok olan boyalan sonra atma suretiyle yapılır. Tek veya çok renkli olabilir. Boyalar teknenin yüzeyine serpilir ve daha sonra kâğıda aktarılır. Taraklı ebru ise battaldan sonra yapılan gelgit deseninin üzerine taraklar yardımı ile yapılan desen türüdür. Gelgit yapmadan da taraklar yardımı ile değişik desenler elde etmek mümkündür. Ebru, ciltçilikte ve hattatlıkta çok kullanılırdı.

Read More about Hasankeyf

MEDUSA EFSANESİ

0

Kainatın, Tanrılar tarafından bölüşüldüğü çağlarda, Medusa adında güzelliğiyle herkesi kıskandıran, aynı zamanda bütün tanrıları kendisine aşık eden bir kız yaşarmış. Medusa o kadar güzel bir kızmış ki yeryüzünde güzelliğiyle ona rakip olabilecek başka bir kadın bulmak mümkün değilmiş. Bu yüzden derlermiş ki, yeryüzünde bütün kadınlar bu güzelliği yüzünden Medusa’yı kıskanırmış.İşte bu güzel Medusa kendisine Tanrılara adamış ve iki kız kardeşi ile birlikte baş Tanrı Zeus’un en sevdiği kızı zeka Tanrıçası Athena’ya ait bir tapınakta yaşarmış. Phorkus ve Keto’nun kızları olan bu üç kız kardeşten Medusa’nın haricinde diğer ikisi ölümsüzmüş.

Kendi tapınağında yaşayan bu güzel kızı gören Athena da kızın güzelliğinden etkilenmiş ama kendisini daha güzel ve çok daha zeki bulduğu için de pek fazla önemsememiş. Athena, Baştanrı Zeus’un kardeşi olan denizlerin efendisi büyük Poseidon ile birlikteymiş. Güçlü ve ölümsüz, büyük Tanrı Poseidon da karısı Athena’nın tapınağında yaşayan bu güzeller güzeli kızın farkındaymış ama Tanrılar katında bir ölümlüye aşık olduğu için küçümsenmekten korktuğu için de gizliyormuş ona olan ilgisini.

Bir gün Athena her şeyi bilen baş Tanrı Zeus’un izniyle öğrenmiş Poseidon’un,Medusa’ya karşı ilgisini. Poseidon bunu şiddetle reddetmiş ve Tanrıça Athena’ya da yeryüzü ve gökyüzünde ondan daha güzel ve alımlı hiçbir canlının olmadığı üzerine yeminler etmiş. Athena da Poseidon’un bu söylediklerine inanarak olayı çok fazla büyütmemiş.Poseidon Athena’ya öyle demiş demesine ancak yine de bir türlü çıkaramıyormuş aklından dünyalar güzeli Medusa’yı.

Medusa tutkusu yüzünden Poseidon aklını kaçıracak gibi oluyormuş. Sonunda denizlerin büyük tanrısı bu tutkusuna yenik düşmüş ve bir gün gizlice girdiği sevgilisi Athena’nın tapınağında, güzeller güzeli Medusa’ya zorla sahip olmuş. Dünyalar güzeli Medusa harap bir halde tapınakta kalmaya devam ediyormuş ama bu olayı Athena’nın duyması da fazla zaman almamış. Athena, güçlü Poseidon’un bu yaptığı karşısında kendisini aşağılanmış hissetmiş.

Bu hissi önce derin bir kıskançlığa, sonra da büyük bir sinire dönüşmüş. Öyle hiddetlenmiş,öyle hiddetlenmiş ki Medusa’yı çok acı bir şekilde cezalandırmaya karar vermiş ve kendi kendine demiş ki “Öyle birden öldürmeyeceğim onu ve kardeşlerini, onlara da önce büyük acılar çektirmeliyim.Tıpkı benim çektiğim gibi.”Ve bu sinirle Medusa ve kız kardeşlerini birer ifrite çevirivermiş. Dünyalar güzeli Medusa ve kız kardeşlerinin artık yüzleri o kadar çirkinmiş ki kimse bakmaya tahammül bile edemiyormuş.

Medusa’nın gören herkesi bir mecnuna çeviren, en ufak bir yelde bile bütün telleri havalanan o güzelim saçlarının her bir teli bir yılana dönüşmüş. Bununla da yatışmayan Athena’nın siniri Medusa’ya yine de bakmaya çalışan herkesi o bakışların taşa çevirmesini sağlamış. Gel zaman git zaman Athena bu cezayla da yetinmemiş ve Medusa’yı öldürmek için Argos Kralı Akrisios’un kızı Danae’nin, Zeus’tan olma oğlu Perseus’la yani üvey kardeşiyle işbirliği yaparak Medusa’nın kafasını kesmeye karar vermiş.Perseus üvey kız kardeşinin bu isteğini hemen yerine getirerek ışıltılar saçıp insanların gözlerini kamaştıran keskin kılıcını savurduğu gibi zavallı Medusa’nın yılan saçlı kafasını bedeninden ayırıvermiş.

Ancak Athena’nın bilmediği bir şey varmış. Güzel Medusa, Poseidon’un kendisine zorla sahip olduğu gece denizlerin kudretli Tanrısından hamile kalmış. Perseus’un gözleri kamaştıran kılıcı Medusa’nın kafasını bedeninden ayırdığı anda Poseidon’un Medusa’nın rahmine bıraktığı çocukları Pegasus ve Chrsyar, Medusa’nın cansız bedeninden dışarı çıkıvermişler.

Athena

Athena, denizler tanrısı Poseidon’dan olma bu iki kardeşi kendisine köle yapmaya karar vermiş. Kardeşlerden Chrsyar’ın iyi bir savaşçı olacağını düşünen Athena onu kendisine, kanatlı beyaz bir at olarak doğan Pegasus’u da Korinthos şehrinin kralı Glaukos’un oğlu Bellerophone’e vermiş. Pegasus’u ona vermesinin nedeni de Bellerophone’nin ağzından ateşler saçan, aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu Khmimaira adında bir canavarla savaşmaya gidecek olmasıymış.

Athena, uzun zamandır bu canavarla savaşmak için yardım isteyen Bellerophone’a Pegasus’u vererek yardım çağrılarına da kayıtsız kalmadığını göstermiş böylece. Athena “Pegasus, Bellerophone için bu savaşta oldukça işi yarar, ne de olsa denizler Tanrısı güçlü Poseidon’un oğlu” diye düşünmüş. Bellerophone, Pegasus’u iyi bir savaşçı olarak eğitmiş ve çok güzel bir dostluk kurulmuş aralarında. Zamanı gelince de Bellerophone kanatlı atı Pegasus’a binerek Khimaira ile savaşmaya gitmiş. Pegasus canavarın ağzından fışkırttığı alevlerin kendilerine ulaşamayacağı bir yüksekliğe çıkmış. Bellerophone da canavara havadan oklarıyla saldırmış. Kurşun ve demir karışımı oklarının birbiri ardına fırlatmış korkunç canavara.

Canavar yaralanıyormuş ama bu yaraları hiç de ölümcül değilmiş. En sonunda elinde tuttuğu,Tanrıların onu kutsadığı mızrağını kaldırmış ve canavar Khimaira’nın en zayıf yerine, yani tam çenesine saplamış.Canavar Khimaira’nın ağzından fışkırttığı alevler mızrağın kurşun ucunu hemen eritmiş.Eritince de kurşun canavarın boğazından içine doğru akmış.Ve canavar oracıkta ölüvermiş. Bellerophone canavarın cansız bedenine gururla bakmış.Yakın dostu büyük ve güçlü Tanrı Poseidon’un oğlu Pegasus’la birlikteyken yenemeyeceği hiçbir düşman olamayacağını düşünmüş.

Bellerophone bu büyük zaferinin sarhoşluğu içinde kendinden geçmiş ve artık kendisini de bir Tanrı olarak görmeye başlamış. Yerinin de Tanrıların yaşadığı Olympos Dağı’nın zirvesi olduğunu düşünerek oraya doğru yola çıkmış. O sırada Olympos’taki tahtında olup biteni izleyen Tanrıların Tanrısı Zeus, Olympos’a doğru kanatlı atıyla gelen Bellerophone’u görünce çok sinirlenmiş. Hemen bir atsineğini göndererek Pegasus’u ısırmasını emretmiş.At sineği Baştanrıdan aldığı emirle birlikte hızla Bellerophone ve Pegasus’un yanına gitmiş ve Pegasus’u ısırmış.

At sineğinin ısırmasıyla canı çok yanan Pegasus gökyüzünün engin mavilerinin ortasında çırpınınca sırtındaki Bellerophone’u da atıvermiş. Böylece Bellerophone tanrılara karşı işlediği bu büyük günahının cezasını ölene kadar insanların ondan iğreneceği bir şekilde çirkin,kör, sakat olarak geçirmeye mahkum olmuş.Pegasus ise yükselmeye devam etmiş.Sonunda Olympos’un tepesine varmış.Zeus buraya kadar gelebilen bu kanatlı beyaz atı çok sevmiş ve kendisinin silahlarını taşıyan bir hizmetkar olarak yanında görevlenmiş…

Read More about MARDİN ŞAHMERAN EFSANESİ

MARDİN ŞAHMERAN EFSANESİ

0

Evvel zamanda, Mezopotamya topraklarında doğmuş bir efsane Şahmeran. Yüzyıllardan beri anlatıla gelmiş çeşitli coğrafyalarda. Özellikle yılanlık bir bölge olan Adana-Misis’te ve Mardin’de.

Tahmasp isminde uzun boylu, geniş omuzlu, esmer tenli, çok yakışıklı bir genç yaşarmış zamanın durduğu bu şehirde.

Binlerce yılanın yaşadığı bir mağaraya yanlışlıkla girmiş Tahmasp. Mağaranın içi o kadar karanlıkmış ki hiçbir şey göremiyormuş, yalnızca etrafında dolanan yaratıkların sesini duyuyormuş. Çaresizlik içinde beklerken bir ışık huzmesi belirmiş. Işık huzmesi kendisine yaklaştıkça gözleri kamaşan Tahmasp, ellerini gözlerine siper ederek etrafında gezinen yaratıkların ne olduğuna baktığında uzunu, kısası, yeşili, siyahı ile envai çeşitte binlerce yılanın çevresini sarmış olduğunu fark etmiş.

Yılanların hepsi kafalarını kaldırmış, gelen ışık huzmesine doğru bakıyorlarmış. Tahmasp’ta onların baktığı yöne doğru bakınca birden dona kalmış. Çünkü Tahmasp, bu zifiri karanlık mağaranın içinde hayatında gördüğü en güzel kadının yüzünü görmüş birden. Ona doğru daha dikkatli bakınca kadının belden aşağısının yılan olduğunu fark etmiş. Kadın ona doğru ilerliyormuş, tam karşısında durmuş, gülümseyerek elini ona doğru uzatmış. Ve demişki;

Çünkü Tahmasp, bu zifiri karanlık mağaranın içinde hayatında gördüğü en güzel kadının yüzünü görmüş birden. Ona doğru daha dikkatli bakınca kadının belden aşağısının yılan olduğunu fark etmiş. Kadın ona doğru ilerliyormuş, tam karşısında durmuş, gülümseyerek elini ona doğru uzatmış. Ve demişki;

Korkma benden Tahmasp. Ben yılanlar ülkesinin kraliçesi Şahmeranım. Benden sana zarar gelmez. Ben dünya düzeni kurulmaya başladığı andan beri vardım. Krallığıma hoş geldin. Bundan böyle benim misafirimsin. Şimdi yat ve dinlen. Sonra seninle uzun uzun konuşuruz. Böyle deyip geldiği yoldan geri gitmiş. Tahmasp gördükleri karşısında yaşadığı dehşeti ve şaşkınlığı üzerinden atmaya çalışarak olduğu yerde kıvrılıp uyumuş.

Ertesi sabah uyandığında Şahmeranı karşısında mükellef bir sofranın başında otururken bulmuş. Tahmasp’ı kahvaltıya davet etmiş Şahmeran. O ise gözlerini şahmerandan alamıyormuş. Şahmeran’da ona bakıyormuş kendinden geçmiş bir halde.

Bak Tahmasp demiş. Ben insanlığın bütün tarihini biliyorum. İstersen sana anlatayım deyip başlamış anlatmaya. Anlatmış, anlatmış, anlatmış günler boyu. Bu sohbetler sırasında Tahmasp ve Şahmeran arasında tarihin en soylu aşklarında birisi başlamış.

Onun etinden bir parça yemesinin kralın hastalığının dermanı olacağını kralın kafasına sokmuş. Kralda Şahmeranın bir an önce bulunmasını emretmiş. Bütün ülkede Şahmeran aranmış. Sonunda bilge bir adam bütün insanların gruplar halinde hamamlara ve nehirlere sokulmasını tavsiye etmiş böylece Şahmeranın yerini bilen varsa onu bulabileceklerini söylemiş. Vezirde ülkedeki herkesi hamamlara sokmaya başlamış. Askerler Tahmasp’ın yaşadığı köye de gelmişler ve herkesi toplayarak büyük bir hamama götürmüşler. Tahmasp Şahmerana verdiği sözü hatırlayarak önce gitmek istememiş. Ancak askerler onu zorla içeri sokmuşlar.

Askerler hemen Tahmasp’ı yakalayarak

Tahmasp hamama girdikten sonara herkesin gözünün üzerine dikildiğini fark etmiş. Kendisine bakınca bütün vücudunun yılanlarınki gibi pullarla kaplandığını fark etmiş. Askerler hemen Tahmasp’ı yakalayarak vezirin huzuruna getirmişler. Kötü kalpli vezirin amacı kralı iyileştirmek falan değilmiş. Şahmeranı yakalayıp dünyanın bütün sırlarına sahip olmak istiyormuş. Tahmasp’a günlerce işkence yaptıktan sonra Şahmeranın yerini söyletmiş. Askerler hemen gidip Tahmasp’ın söylediği yerde mağarayı bulmuşlar ve Şahmeranı oradan çıkarıp saraya getirmişler.

Şahmeran ve Tahmasp kralın huzurunda karşı karşıya gelmişler. Şahmeran üzüntülü ve utanç dolu Tahmasp’a dönmüş:

. Ey sevdiğim, üzülme. Biliyorum ki sen bana kendi canın için ihanet etmedin ama bende sana dememiş miydim bu topraklarda aşklar ölümünedir diye. Bak şimdi anladın mı? Sen üzülme ne olur!

Tahmasp Şahmeranın bu sözleri karşısında daha da utanmış. Şahmeran sözlerine devam etmiş.

. Şimdi size sırrımı vereceğim. Kim ki benim kuyruğumdan bir parça koparıp yerse O bütün dünyanın sırrına ve gizemine vakıf olacak. Her kim ki benim kafamdan bir parça koparıp yerse o da o anda öte dünyayı boylayacak.

Şahmeran daha sözlerini bitirmeden kötü kalpli vezir elinde kocaman kılıcı ile atılıp Şahmeranın bedenini iki parçaya ayırmış. Ve kuyruğundan bir parça koparmış Tahmasp’ta duyduğu acı ve utancın etkisi ile fırlayıp oracıkta ölmek için sevdiğinin, Şahmeranın kafasından bir parça ısırıvermiş. Kötü kalpli vezir kuyruktan kopardığı parçayı ağzına atar atmaz oracıkta can vermiş.

Tahmasp’a ise hiçbir şey olmamış Şahmeran son anda yaptığı planı ile bütün bilgisinin sevdiğine geçmesine sebep olmuş. Ancak Tahmasp sevdiğini kaybetmenin acısına dayanamayarak kendisini dışarı atmış ve dağ bayır, ülke ülke dolaşmaya başlamış. O günden sonrada Lokman Hekim efsanesi almış başını yürümüş…

Read More about LOKMAN HEKİM EFSANASİ

LOKMAN HEKİM EFSANASİ

0

Şahmaran’ın ölümünün ardından Tahmasp, yüreği acılar içinde, günlerce dağ bayır dolanıp, Şahmaran’ın yasını tutuyormuş. Tüm bu yaşadıklarının ve Şahmaran’ı kaybetmesinin bir rüya olmasını dileyen Tahmasp, bu gerçekten kaçamamış ve sonunda bu olan bitenlerden dolayı kendini suçlu görmeye başlamış. Bu suçluluk duygusunun verdiği acıya daha fazla dayanamayan Tahmasp, Şahmaran’la karşılaştığı mağaraya gitmeye ve işlediğini düşündüğü bu ağır suçun cezasını da Şahmaran’ın halkının, yani yılanların vermesi gerektiğine karar vermiş.

Tahmasp, Şahmaran’la karşılaştığı mağaranın girişine vardığında Bilge Yılan’ın onu beklediğini görmüş. Utançtan ve acıdan morarmış yüzünü eğerek kendisini mağaranın hemen girişinde bekleyen Bilge Yılan’a bütün olan biteni ayrıntılarıyla anlatmış. Bilge yılan duyduklarını büyük bir üzüntü ile dinlemiş ve bir süre düşündükten sonra konuşmaya başlamış;

“Bak Tahmasp, sakın Şahmeran’ın öldüğünü yılanlara söyleme, bu sırrı seninle birlikte saklayalım. Eğer yılanlar Şahmaran’ın öldüğünü anlarlarsa bu insanlığın da sonu olur. Yılanları ne ben ne de sen durdurabiliriz. Mağralarından çıkıp dünyanın sonuna kadar insanlarla savaşıp dururlar.”

Bilge yılan konuşmasını bitirdikten sonra yerinden ağır ağır doğrularak Tahmasp’ı mağaranın içine çekmiş. “Şimdi sen gel de diğer yılanlarla vedalaş. Sonrasını düşünürüz” demiş.

Tahmasp mağaranın girişini dolduran her renkten ve türden binlerce çeşit yılanın karşısına geçip gözyaşları içinde onlarla vedalaşmış.

Vedalaşmanın ardından Bilge Yılan Tahmasp’la birlikte mağaranın ağzına yakın bir yere kadar ilerlemiş ve orada diğer yılanların duymayacağı bir şekilde sesini alçaltarak konuşmaya başlamış; “Şahmaran senin ölmemen için kendini feda etti. O’nun bütün bilgeliği ve ruhu senin bedeninde. Sen artık bu dünyanın en bilgili adamısın. Senin de bildiğin gibi Şahmaran ölümsüzdür. Şimdi ben sana bir hediye vereceğim.”

Böyle konuştuktan sonra Bilge Yılan mağaranın içinden daha önce Şahmaran’a muhafızlık eden iki yılanı yanına çağırmış. Çağrılan muhafız yılanlar mağaranın alanını dolduran diğer yılanların arasından süzülerek Bilge Yılan’ın yanına kadar gelmişler. Bilge Yılan bu sefer de iki yılana dönerek konuşmaya başlamış: “Ey yılan kardeşlerim, sizler bundan sonra , Tahmasp’ın, yani bilgeliği ile insanlığa şifa dağıtacak olan Lokman Hekim’in muhafızlığını yapacaksınız.”

İki yılan Bilge Yılan böyle der demez bir burgu gibi dönmeye başlayıp uzun, görkemli bir asaya dönüşmüşler. Bilge Yılan asayı Lokman Hekim’e vermiş ve onunla vedalaşmış; “Şimdi git artık. Ama sakın emin oluncaya kadar da bir yerde durma. Gezdikçe bütün canlılar senle konuşacak ve sana kendi sırlarını verecek. Sen de bu bilgileri insanlara ver. Hadi yolun açık olsun” Böyle dedikten sonra Bilge Yılan mağaranın karanlık ağzına dönüp içeriye süzülmüş ve gözden kaybolmuş.

Bir süre Bilge Yılan’ın ardından bakan Lokman Hekim gözlerinden akan yaşları silerek kendini yollara vurmuş.

Geçtiği yerlerde bitkiler, çiçekler, ağaçlar ona sesleniyormuş. Hepsi sanki kendi sırrını vermek için birbirleriyle yarışıyormuş. Lokman Hekim bu durum karşısında şaşkına dönmüş önceleri ama sonra yavaş yavaş alışmış ve tek tek not almaya başlamış bitkilerin sırlarını.

Zamanla bütün otların ve çiçeklerin dillerini öğrenmeye başlamış Lokman Hekim. Çiçekler ve otlar hangi hastalığa iyi geleceklerini söylemişler ona, o da bilgilerini bütün insanlığa aktarmak için gezgin olup tüm dünyayı dolaşmaya başlamış. Geçtiği yerlerde adı dilden dile dolaşmaya başlamış. Lokman Hekim yıllarca hiç durmadan gezmiş, öğrenmiş, öğrendiklerini de insanlara sunmuş ve sonunda tekrar kutsal Mezopotamya’ya dönmüş.

Lokman Hekim, bir gün geçtiği köylerden birinde büyük bir kalabalıkla karşılaşmış. Kızgınlıkla bağırıp çağıran kalabalığın hamile genç bir kızı taşladıklarını görmüş. Gördüklerinden dehşete kapılan Lokman Hekim hemen kendini kalabalığın önüne atıp kızın başucuna dikilmiş ve siper etmiş kendini atılan taşlara. Kalabalık aniden önlerine çıkıp attıkları taşlara engel olmaya çalışan yabancının bu hareketi karşısında bir an duraksamış.

Lokman Hekim fırsattan istifade ederek hışımla çıkışmış kalabalığa; “Bu ne vahşettir! İnsan, hele ki iki can taşıyan hamile bir kadın taşlanır mı hiç. Siz de hiç mi vicdan ve insanlık kalmadı?” Kalabalığın arasından elinde tuttuğu taşı sinirle sıkan yaşlıca bir adam öne doğru çıkmış veLokman Hekim’e cevap vermiş: “Ben kızın babasıyım. Sen kimsin yabancı? Neden bizim işimize karışırsın?”

Lokman Hekim cevap vermeden önce kalabalığı gözleriyle şöyle bir süzmüş. Sesini herkese gidebilecek kadar yükselterek: “Ben Lokman Hekim’im.” Demiş

Köylüler şimdiye kadar adını duydukları ama kendisini hiç görmedikleri bu ünlü hekimi karşılarında görünce şaşkınlıkları daha bir artmış. Lokman Hekim, kızın babasına dönerek, kızgın bir şekilde sormuş: “Söyle bana ey zalim, ölümü hakkedecek ne yaptı bu biçare kadın?”

Kızın babası şaşkın ve korkmuş bir şekilde cevap vermiş; ” Gördüğün gibi kızım hamile. Ama evli değil, bu çocuğu kimden ve nasıl yaptığını bilmiyoruz. Yaptığı bu kötü iş yüzünden benim ve ailemin namusunu kirletti ve boynumuzu büktü. Biz de onu böyle cezalandırmaya karar verdik”

Lokman Hekim yerde kanlar içinde yatan kızcağıza bakmış. İçi acımış. Sonra da kalabalığa dönüp hiddetle bağırmış. “Bana biraz zaman verin size bu kadının suçsuz olduğunu kanıtlayayım” böyle dedikten sonra Lokman Hekim kızın yanına gidip onu yerden kaldırmış.

Yavru bir yılan kaçmış

Sırtında taşıdığı bohçasından cam bir şişe çıkarıp içindeki şuruptan kızın dudaklarının arasından birkaç damla yuvarlayıvermiş. Kızcağızın damlaları yutmasıyla ağzından kocaman bir yılanın süzülüp dışarı çıkması bir olmuş. İnsanlar bütün bu olanlar karşısında korkudan ve şaşkınlıktan dillerini yutmuşlar, tek kelime edememişler. Hepsi de utançlarından başlarını öne eğmiş.Lokman Hekim kızgınlıkla devam etmiş konuşmasına. “Büyük bir ihtimalle bu kızcağız, bir dere kenarından su içerken yavru bir yılan kaçmış ağzına. Midesinde büyümüş ve siz de bu durumu böyle yanlış anlamışsınız.

Kim bilir kaç günahsızın daha böyle suçsuz yere günahına girdiniz?” Lokman Hekim konuştukça öfkesi artıyormuş, öfkesi arttıkça da gözleri kan çanağına dönüyormuş. Konuşmasını bitirdikten sonra kızcağızı bırakıp hışımla köylülerin arasından uzaklaşıp gitmiş.Tekrar yollara düşmüş Lokman Hekim. Az gitmiş, uz gitmiş Çukurova’nın bereketli topraklarına varmış. Bereketli topraklardan fışkıran doğanın binbir yeşilini görünce buraya yerleşip yaşamaya karar vermiş Lokman Hekim.

Seyhan ile Ceyhan Nehri arasındaki Misis’e yerleşmiş ve burada şifa dağıtmaya devam etmiş. Lokman Hekim’in dağıttığı şifalar sayesinde, sağlıklı, mutlu, hastalıktan uzak bir şekilde yaşayan Misis halkı, gel zaman git zaman sonra bu sefer de ölümden korkmaya başlamış. Hep birlikte Lokman Hekim’e gidip ölüme de çare bulması için yalvarıp yakarmışlar. Lokman hekim her ne kadar “Benden çok zor bir şey istiyorsunuz.

Dünya kurulduğundan beri ölüme kim çare bulabilmiş ki ben bulayım?” dese de insanlara dinletememiş. İnsanların ısrarlarına, ağlayıp sızlamalarına dayanamayıp bu iş için çalışacağına söz vermiş ve bereketli Çukurova dağlarında ve ovalarında dolaşmaya başlamış. Günler, haftalar, aylarca dolaşmış ölümsüzlük ilacını bulabilmek için.

Sonunda yorgun düşüp bir ağacın altına oturup uyuyuvermiş.Uykusunun en tatlı yerinde bir ses uyandırmış Lokman Hekim’i. Gözlerini kırpmış, etrafını dinlemeye başlamış. Duyduğu sesin hayal mi gerçek mi olduğunu anlamaya çalışırken yeniden duymuş o sesi. Ses uyuya kaldığı ağacın arkasından geliyormuş. Kulağını vermiş sese, anlamaya çalışmış ne söylediğini.

Şöyle diyormuş rüzgarın getirdiği ses; “Bunca zamandır arayıp bulamadığın ilaç benim. Ben ölümün sırrını çözenim. Bendedir o büyük sırrın çözümü. Benle birlikte yeryüzünde insana ve hayvana ölüm olmayacak” Lokman Hekim’in kalbi heyecandan fırlayacak gibi olmuş. Hemen sesin geldiği yere koşmuş ve otu bulmuş. Ot ona ilacı nasıl yapacağını iyice tarif etmiş. Lokman Hekim’de otun anlattıklarını can kulağıyla dinlemiş. Bütün anlatılanları kendi şifa defterine yazmış. Ve otu koparıp yola düşmüş.

Misis’e gelince altında kadim Ceyhan’ın ağır ağır aktığı köprünün üzerinde durmuş bir süre. Bu sırada Tanrı da bütün olan biteni izliyormuş gökyüzündeki eşsiz mekanında. Hemen yardımcısı Cebrail’i çağırmış huzuruna. “Yetiş Cebrail, Lokman ölümsüzlüğün sırrını insanlara götürüyor. Eğer onu durdurmazsam insanlığın hali hiç de iyi olmaz. Hemen git ve onu durdur.” diye buyurmuş. Bunun üzerine Cebrail derhal dünyaya gelmiş ve Pir-i Fanî kılığında köprünün üzerinde duran Lokman Hekim’in karşısına çıkıvermiş. Lokman’a selam verdikten sonra elinde tuttuğu notlara bir bakmak istemiş hemen. Lokman Hekim kitabı vermek istememiş ama Cebrail el çabukluğuyla kitabı ve otu Lokman Hekim’in elinden kaptığı gibi Ceyhan’ın sularına atıvermiş. Lokman Hekim de hemen suya atlayıp defteri kurtarmaya çalışmış ama nafile. Uzun uğraşlar sonucu defterinden sadece bir yaprağı bulabilmiş bir mısır tarlasının kenarında.

Derler ki bugünkü Tıp biliminin temeli işte o tek sayfa ile atılmış da, ta bugüne kadar gelmiş. Lokman’a asa olan iki yılan da Tıp bilimin simgesi olmuş.

Read More about MEDUSA EFSANESİ