Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Fetihten Önce Konstantinopolis

0

15. Yüzyılda Batılı Gezginlerin Gözüyle

Fetih öncesi İstanbul, yani o dönemdeki adıyla Konstantinopolis, Batılı gezginlerin anlatımlarında hem ihtişamıyla hem de yıpranmış yapısıyla dikkat çekmiştir. Bu kent, yüzyıllar boyunca önemli bir medeniyet merkezi olarak varlığını sürdürmüş ve farklı dönemlerin izlerini bünyesinde barındırmıştır.

Byzantion’dan Konstantinopolis’e

İstanbul’un ilk çekirdeği olan Bizantion kenti, antik dönemde Hellen (Yunan) şehirlerinden biri olarak kurulmuştur. Zamanla Roma etkisi altına giren Bizantion, Roma İmparatoru I. Konstantinos (Büyük Konstantin) tarafından M.S. 330 yılında görkemli bir törenle Roma İmparatorluğu’nun ikinci başkenti ilan edilmiştir. Bu yeni başkente başlangıçta Nea Roma (Yeni Roma) denilmişse de, daha sonra imparatorun adına ithafen Konstantinopolis ismini almıştır Sightseeing Tours Ephesus.

Coğrafi Konumu ve Kozmopolit Yapısı

Konstantinopolis, Karadeniz ile Akdeniz’i birleştiren deniz yollarının tam kavşağında bulunuyordu. Aynı zamanda Avrupa ile Asya arasında kara bağlantısı kuran stratejik bir noktadaydı. Bu özel konumu sayesinde ticaret, kültür ve dinler açısından tam anlamıyla bir kesişme noktası haline gelmişti.

Kent, Helenistik dönemin estetik anlayışı, Roma’nın hukuk ve yönetim gelenekleri, Hıristiyanlığın mistik havası, Anadolu’nun kültürel mirası ve Yakın Doğu’nun etkileri ile yoğrulmuştu. Bu özellikleri sayesinde, Konstantinopolis uzun süre boyunca “Kentlerin Kraliçesi” olarak anılmıştır Akşemseddin’in Katkıları ve Eserlerin İnşası.

Doğu Roma’nın Başkenti ve Savunma Yapıları

Roma İmparatorluğu ikiye bölündükten sonra, Konstantinopolis Doğu Roma İmparatorluğu’nun (daha sonra tarihçiler tarafından Bizans İmparatorluğu olarak adlandırılmıştır) başkenti olarak önemini sürdürmüştür. Kentin savunması için yapılan Theodosius Surları, İmparator II. Theodosios döneminde (408–450) tamamlanmıştır. Bu surlar, 1453 yılına kadar yani Osmanlı’nın fethine kadar şehri başarıyla korumuştur.

Kentin Yapısı ve Yerleşim Özellikleri

yüzyılın sonlarına doğru Konstantinopolis’in tıpkı Roma gibi on dört idari bölgeye ayrıldığı, Latince belgelerden anlaşılmaktadır. Ancak surlarla çevrili bu geniş alanın tamamı sık yerleşimli değildi. Özellikle dış mahallelerde yerleşim seyrektir. Bazı bölgelerde sadece birkaç manastır olduğu, şehir merkezinden uzak alanların henüz tam anlamıyla imar edilmediği bilinmektedir.

Fetihten önceki Konstantinopolis, hem görkemiyle hem de zamanla yıpranmış yapılarıyla Batılı gezginlerin dikkatini çeken bir şehirdi. Gerek coğrafi konumu, gerekse kültürel çeşitliliğiyle Doğu’nun en önemli kentlerinden biri olmuş, uzun yıllar boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bu kadim şehir, İstanbul’un bugünkü kimliğinin oluşmasında da temel bir rol oynamıştır.

Akşemseddin’in Katkıları ve Eserlerin İnşası

0

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’un fethinden sonra inşa ettirdiği türbe, cami, medrese, han, hamam, imaret ve sultan çarşısı gibi önemli yapıların yapılmasında en büyük etken, büyük veli Akşemseddin olmuştur. Bu büyük mutasavvıfın önerisiyle, İstanbul’un ruhani iklimini güçlendirmek için bazı kutsal mekânlar ziyaret edilerek dua edilmiş, ardından bu ziyaretlerin yapıldığı yerlere hayır yapıları inşa edilmiştir. Bu yapılar hem dini hem sosyal hayata hizmet etmiş, Osmanlı’nın İstanbul’daki ilk büyük yapılaşmalarına öncülük etmiştir İmparator Justinianos ve Nika Ayaklanması.

Ziyaret Edilen Manevi Büyükler

Fethin ardından İstanbul’da ziyaret edilen bazı önemli zatlar şunlardır:

Yâvedûd Sultan, Aya Dede, Horosî Dede, Şeyh Şemseddin Ahmed ibn İsmail Molla Güranî, Mevlânâ Mehmed bin İbrahim bin Hasan Niksarî, Hz. Vefa, Şeyh Veli Efendi, Ramazan Efendi, Molla Fenarî, Şeyh Abdurrahman bin Hüsameddin, Fukaralar sultanı Şeyh Muslihiddin ibn Hz. Şeyh Vefa

Bu zatlar, İstanbul’un fethinden sonra halkın ve devlet adamlarının sık sık ziyaret ettiği manevi şahsiyetlerdir. Dualarla anılan bu kişiler, şehirde manevi bir bağın güçlenmesine vesile olmuşlardır Ephesus Tours.

Evliyâ Çelebi ve Seyahatnâmesi

Evliyâ Çelebi, Osmanlı coğrafyasını dolaşarak yazdığı Seyahatnâme adlı eseriyle tanınır. Eserinde Fatih Sultan Mehmed’den sıkça bahseder. Aynı konuyu farklı bölümlerde, farklı ifadelerle anlattığı olur. Bu durum, onun anlatım tarzının bir özelliği olarak kabul edilir.

Ancak bazı yerlerde sayılarda ve tarihlerde tutarsızlıklar göze çarpmaktadır. Bu tutarsızlıkların büyük kısmı yazım hatalarından veya kopyalama sırasında oluşan yanlışlıklardan kaynaklanmaktadır.

Gerçeğe Yakın Bilgiler ve Evliyâ Çelebi’nin Değeri

Evliyâ Çelebi hakkında geçmişte yapılan bazı değerlendirmelerde, onun hayal ürünü bilgiler verdiği öne sürülmüştür. Ancak günümüzde yapılan daha detaylı ve akademik araştırmalar, onun verdiği bilgilerin büyük oranda gerçeğe yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Onu hayalperest olarak gören bazı araştırmacılar bile, onun yazdığı yerleri ziyaret edip karşılaştırmalı incelemeler yaptıklarında, anlatımlarının doğruluğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Özellikle İstanbul’un fethi sırasında gemilerin karadan yürütülmesi gibi tarihi olaylarla ilgili anlattığı detaylar, bugün hâlâ araştırılmaktadır. Bu bilgilerin doğruluğu, Evliyâ Çelebi’nin sadece bir gezgin değil, aynı zamanda güvenilir bir tarih anlatıcısı olduğunu göstermektedir.

Evliyâ Çelebi, Osmanlı tarihi ve kültürü açısından önemli bir kaynaktır. Onun anlatımları bazen abartılı gibi görünse de, içinde yaşadığı dönemin ruhunu ve gerçeklerini aktarmada çok değerlidir. İstanbul’un fethi gibi büyük olaylarda verdiği bilgiler, hem tarihi hem kültürel miras açısından kıymetlidir. Akşemseddin’in rehberliğinde yapılan yapılar ise bugün hâlâ ayakta duran Osmanlı’nın ilk izlerindendir.

Fatih Döneminde Osmanlı Mimarları ve Eserleri

0

Fatih Sultan Mehmed döneminde mimarlık alanında çalışan bazı isimlerin kimlikleri ve yaptıkları eserler, kaynaklar sayesinde kısmen de olsa günümüze ulaşabilmiştir. Bu mimarlar, İstanbul’un fethinden sonra şehrin yeniden inşasında ve Osmanlı mimari kimliğinin şekillenmesinde önemli rol oynamışlardır.

İstanbul’un fethinden sonra şehrin imarında görev alan Ali Neccar, dönemin önemli isimlerinden biridir. Ayas bin Abdullah (ö. 1482), 1474 yılında İstanbul Saraçhanebaşı’nda kendi adına bir cami ve sıbyan mektebi (çocuk okulu), 1475’te ise Afyon’da bir cami yaptırmıştır. Yine kaynaklara göre, Ayasofya’nın tuğla minaresini inşa ettiği düşünülen bir diğer isim Cafer’dir Fatih Döneminde Osmanlı Mimarisi.

Kemaleddin adlı mimarın İstanbul Koska’daki Nerdübânlı (Merdivenli) Mescid’in banisi (yaptıranı) ve Topkapı Sarayı’ndaki Çinili Köşk’ün mimarı olduğu belirtilmektedir. Muslihiddin, Edirne’deki Sarây-ı Cedîd’i (Yeni Saray), İstanbul’daki Sarây-ı Atîk’i (Eski Saray) ve Rumeli Hisarı’nı inşa etmiş, ayrıca Mimar Cafer ile birlikte Ayasofya’nın tuğla minaresinde çalışmıştır.

Osmanlı mimarisinde iz bırakan bir diğer önemli isim ise “Azatlı” veya “Atîk” lakaplarıyla anılan Sinaneddin Yûsuf bin Abdullah el-Atîk’tir (ö. 1471). İstanbul’daki Fatih Külliyesi’nin ve muhtemelen Eyüp Külliyesi’nin mimarı olduğu düşünülmektedir. Vakfiyelerden anlaşıldığına göre, sahip olduğu mal varlığını İstanbul-Fatih’te yaptırdığı mescit, zaviye ve sıbyan mektebine bağışlamıştır.

Ayrıca Şücaeddin ve Yahya adlı mimarların da dönemde önemli görevler üstlendikleri bilinmektedir. Yahya’nın adı, 1465-66 tarihli bir kitabede Kayseri surlarının onarımında geçmektedir.

Fatih Döneminde Merkezi Planlı Camilerin Gelişimi

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra inşa ettirdiği ilk selâtin (hükümdar) cami, Eyüp Camii olmuştur. 1459-60 yıllarında yapımı tamamlanan bu cami, günümüzde III. Selim döneminde (1800 yılında) yeniden inşa edilen yapıyla karıştırılmaması için “Eski Eyüp Camii” olarak adlandırılır.

Bu cami ve çevresindeki külliye, sahabe-i kiramdan olan ve 669 yılındaki İstanbul kuşatması sırasında şehit düşen Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye ithafen yapılmıştır. Fetih öncesinde Şeyh Akşemseddin tarafından kabri keşfedilen Ebû Eyyûb’un türbesi, cami kompleksinin en önemli unsurlarından biri olmuştur.

Külliyede ayrıca, türbenin yanı sıra bir medrese (eğitim kurumu), bir imaret (yoksullara yemek dağıtılan yer), bir hamam ve bir sıbyan mektebi yer almaktaydı. Bu yapılar, halk arasında “Eyüp Sultan” olarak anılan bu kutsal kişiliğe duyulan saygının bir göstergesidir.

Mimarlık tarihçisi Ekrem Hakkı Ayverdi’nin belgeler ve mimari kalıntılarla yaptığı restitüsyon çalışmalarına göre, Eski Eyüp Camii dikdörtgen planlı bir harime sahipti. Ana ibadet alanı yaklaşık 11 metre çapında bir kubbe ile örtülmüş, bu kubbeyi yanlardan yarım kubbeler desteklemiştir. Mihrabın bulunduğu çıkıntı ise yarım kubbeyle örtülü olup caminin ibadet alanını genişletmek amacıyla eklenmiştir Sofia Tours Guide.

Fatih Döneminde Mimari Kimliğin Oluşumu

Fatih Sultan Mehmed döneminde Osmanlı mimarisi sadece yeni yapılarla değil, aynı zamanda mimarlarının eserleriyle de zenginleşmiştir. Bu mimarlar, camilerden saraylara, surlardan külliyelere kadar pek çok önemli eserde imzalarını bırakmışlardır. İstanbul’un fethiyle birlikte oluşan bu mimari vizyon, Osmanlı’nın ilerleyen yüzyıllardaki sanat anlayışını temelden etkilemiştir.

Fatih Döneminde Osmanlı Mimarisi

0

Bir İmparatorluğun İnşa Edildiği Dönem

Osmanlı padişahlarından II. Mehmed, daha çok “Fatih” lakabıyla anılır ve 1451-1481 yılları arasındaki 30 yıllık saltanatı, Osmanlı Devleti’nin en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. Bu dönemde yalnızca İstanbul’un fethi gibi büyük askeri başarılar elde edilmemiş, aynı zamanda devletin tüm yapısı da yeniden şekillenmiştir. İstanbul’un fethiyle başlayan bu yeni dönem, Osmanlı’nın artık bir beylikten çok bir imparatorluk haline geldiğini göstermektedir Private Tour Guide Sofia.

Fatih Sultan Mehmed döneminde yalnızca siyasi ve idari reformlar yapılmamış, aynı zamanda sanat ve mimaride de ciddi bir değişim yaşanmıştır. Osmanlı mimarisi bu süreçte önemli bir dönüşüm geçirmiştir.

Erken Osmanlı Mimarisinden Klasik Döneme Geçiş

Osmanlı’nın kuruluş yıllarındaki mimari anlayış, daha sade ve yerel unsurlar taşıyan yapılarla temsil ediliyordu. Bu yapılar, beylik döneminin ihtiyaç ve imkanlarına göre şekillenmişti. Ancak Fatih’in babası II. Murad’ın Edirne’de 1437-1447 yılları arasında inşa ettirdiği Üç Şerefeli Cami ile Osmanlı mimarisinde yeni bir yön arayışı başlamıştı. Bu cami, hem merkezi planı hem de yükselen kütlesiyle klasik Osmanlı mimarisinin habercisi olmuştur.

Fatih Sultan Mehmed döneminde bu gelişim hız kazanmış, özellikle İstanbul’un fethinden sonra yapılan cami ve külliyelerle Osmanlı mimarisi bir “imparatorluk mimarisi” kimliği kazanmaya başlamıştır. Bu mimari anlayışta, sadece ibadet etmek için değil, aynı zamanda devletin kudretini ve estetik anlayışını yansıtan anıtsal yapılar ön plana çıkmıştır Fatih Sultan Mehmed’in Avrupa’daki Sanatsal Yansımaları.

Hassa Mimarları ve Kurumsallaşma

Fatih döneminde mimarlık faaliyetlerinin daha düzenli ve kontrollü bir şekilde yürütülmesi için kurumsal bir yapı oluşturulmuştur. Her ne kadar bu yapının varlığını belgeleyen en eski yazılı kaynak II. Bayezid dönemine (1481–1512) ait olsa da, Hassa Mimarları Teşkilatı’nın temellerinin Fatih zamanında atıldığı düşünülmektedir.

Bu teşkilat, imparatorluk genelindeki tüm büyük yapıların tasarımı ve inşasından sorumluydu. Saray mimarları bu dönemde adeta birer “orkestra şefi” gibi çalışarak, farklı bölgelerde yürütülen mimari faaliyetleri uyumlu hale getirdiler. Böylece Osmanlı mimarisi hem teknik hem de estetik açıdan ortak bir dil kazandı.

Fatih ile Birlikte Yükselen Osmanlı Mimarisi

Fatih Sultan Mehmed döneminde Osmanlı mimarisi, beylik döneminin yerel çizgilerinden sıyrılarak, büyük ve simgesel yapılarla bir imparatorluğun gücünü yansıtan görkemli bir düzeye ulaşmıştır. Özellikle İstanbul’un başkent yapılmasından sonra, mimari faaliyetler burada yoğunlaşmış ve klasik Osmanlı mimarisinin temelleri atılmıştır. Fatih döneminde oluşan bu mimari vizyon, sonraki yüzyıllarda Mimar Sinan gibi ustaların elinde doruk noktasına ulaşacaktır. Böylece, Fatih döneminde başlayan bu mimari değişim, Osmanlı’nın kültürel mirasında kalıcı bir iz bırakmıştır.

Fatih Sultan Mehmed’in Avrupa’daki Sanatsal Yansımaları

0

Fatih Sultan Mehmed’in siyasi kişiliği ve Batı dünyasıyla kurduğu ilişkiler, sadece siyaset ve diplomasi alanında değil, sanat dünyasında da etkili olmuştur. Onun Batı’ya açık duruşu ve entelektüel kimliği, Türk imajının Avrupa sanatında dikkat çeken bir biçimde yer almasına neden olmuştur. Özellikle Batılı sanatçıların Osmanlı sarayına davet edilmesi, bu etkileşimi daha da görünür kılmıştır Fatih Döneminde Osmanlı Mimarları ve Eserleri.

Osmanlı’dan Avrupa’ya Taşınan Sanat ve Moda

ve 16. yüzyıllarda Osmanlı kumaşları, halıları ve giysileri Avrupalı tüccarlar tarafından büyük ilgi görmüştür. Özellikle İtalyan tüccarlar bu ürünleri Avrupa’ya taşımış ve hatta benzer dokumaların İtalya’da üretilmesine yol açmıştır. Bu dönemde Venedikli ressam Gentile Bellini’nin yaptığı resimlerde de Osmanlı etkisi açıkça görülür. Bellini’nin Venedik’e dönüşünden sonra yaptığı eserlerde Türk giysili figürler ve Osmanlı halıları sıklıkla karşımıza çıkar. Aynı şekilde, İncil ve Tevrat’tan sahneleri resmeden Avrupalı ressamlar da bu figürleri Doğu’ya ait giysilerle betimlemiştir.

Bellini’nin İstanbul İzlenimleri ve Etkileri

Fatih’in davetiyle İstanbul’a gelen Bellini ve benzeri Avrupalı sanatçılar, yalnızca Osmanlı sarayında resim yapmamış, aynı zamanda buradaki gözlemlerini de yanlarında ülkelerine taşımışlardır. Bellini’nin İstanbul’da yaptığı Fatih portresi, hem Batılı teknikleri hem de Osmanlı zarafetini bir araya getiren önemli bir eserdir. Bu portreden yola çıkarak kendi atölyesinde başka kopyalar yapmış olması kuvvetle muhtemeldir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yakın zamanda ülkemize kazandırılan ve yıllarca İsviçre’de özel bir koleksiyonda kalan Bellini’ye ait olduğu düşünülen portre de bu bağlamda değerlidir. Bu eserde Fatih Sultan Mehmed’in karşısında bir başka figür yer almaktadır. Bu kişinin kim olduğu uzun yıllar boyunca sanat tarihçileri arasında tartışma konusu olmuştur Sofia Tour Guide.

Cem Sultan mı? Kim Bu Genç Figür?

Portreyle ilgili en dikkat çekici soru, Fatih’in karşısındaki genç adamın kimliğidir. Alman Türkolog Franz Babinger, bu resmin arkasında “II. Mehmed ve oğlunun Bellini tarafından yapılmış portresi” yazdığını belirtmiştir. Babinger’e göre bu kişi, Bellini İstanbul’dayken 19-20 yaşlarında olan Cem Sultan’dır. Osmanlı tarihçisi Semavi Eyice de bu görüşü desteklemiştir.

Cem Sultan, Fatih’in ölümünden sonra kardeşi II. Bayezid’le taht mücadelesine girmiş, başarısız olmuş ve Rodos üzerinden Avrupa’ya sürülmüştür. Rodos Şövalyeleri tarafından Fransız kralına, ardından da Papa’nın emriyle Vatikan’a teslim edilmiştir. Bu sürgün yıllarında Cem Sultan, Avrupa’da siyasi ve kültürel anlamda büyük ilgi görmüş, birçok yazılı belge ve sanat eserine konu olmuştur.

Cem Sultan’ın Görsel Temsilleri Arasındaki Farklılıklar

Fakat farklı sanat eserlerinde Cem Sultan olarak tanımlanan figürler arasında bazı görsel farklar vardır. Örneğin İtalyan ressam Pinturicchio’nun yaptığı ve Papa Picolomini’yi betimleyen eserdeki sarıklı figür, Bellini’ye atfedilen portredeki genç figürden daha yaşlı görünmektedir. Bu fark, Bellini’nin portreyi İstanbul’dan döndükten kısa bir süre sonra yapmış olabileceğini düşündürmektedir. Bellini, Cem Sultan’ı genç yaşında görmüş, onun bir eskizini yapmış ve bu çizimi İtalya’ya götürüp orada tamamlamış olabilir.

Kalıcı Bir Kültürel Etkileşim

Tüm bu örnekler, Fatih döneminde başlayan Doğu-Batı etkileşiminin sadece siyasi değil, kültürel ve sanatsal anlamda da ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Cem Sultan’ın Batı’da bir figür olarak ilgi görmesi, Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu uluslararası ilişkiler politikasının ne kadar kalıcı etkiler yarattığını bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu portreler, sadece bireylerin değil, imparatorlukların kültürel mirasını taşıyan güçlü belgelerdir.

Abaza Aşiretleri ve Çerkez İlişkileri

0

Ticaret ve Tarım

Abaza aşiretleri, Çerkez diyarından Kırım atlılarının sıkça geldiği bir bölgedir. Bu atlılar, burada alışveriş yaparlar. Abaza halkı, zengin ve itaatkâr bir kavimdir. Toprakları sarp olmadığı için buğday ekip biçebilirler. Diğer Abaza bölgeleri ise genellikle pasta darısı ekerler ve bir kilesi yüz kile darı verir.

Kotası Aşiretinin Yapısı

Kotası aşiretinin evleri genellikle sazdan ve tahta ile örtülüdür. Evlerin ocakları ortada bulunur ve on eve bir “kabak” denir. Dört tarafları kale gibi çitlerle çevrilidir. Bu çitlerin içinde, tüm hayvanlar her gece korunur ve güçlü köpeklerle nöbet tutulur. Abaza aşiretleri arasında, Kotası aşireti ile Jana Çerkezi komşudur. İki grup arasındaki mesafe küçük bir dağ ile ayrılır. Bu dağdan geçerek bir konakta Jana’ya ulaşılır. Kotası halkı, Çerkezce de bilmektedir. Çerkezler, bu aşiretin limanına mallar getirirler Abaza Taifesi ve Çevresindeki Aşiretler.

Abaza Memleketinin Coğrafyası

Abaza vilayetinin sınırları, Faşa Çayı’na kadar uzanır. Buradan itibaren, deniz kıyısındaki köylerin evleri kıble tarafına, yani Karadeniz’e bakar. Faşa Çayı’ndan Kotası aşiretine kadar olan mesafe, tam olarak kırk konak uzunluğundadır. Bu mesafe, denizden yaklaşık altmış mil kadar uzaklıktadır. Genişliği ise beş konak ve dört menzil, üç menzil, iki menzil ve bir menzil yeridir.

Nehirler ve Dağlar

Bu bölgede, Abaza diyarının kırk konaklık alanında toplam kırk büyük nehir bulunmaktadır. Bu nehirler, Çerkez ve Abaza topraklarından doğarak Karadeniz’e dökülmektedir. Dağlar, birbirine bitişik olarak sıralanmış yirmi yüksek dağdan oluşmaktadır. Burası, toplamda 2000’e yakın köyü barındırdığı söylenmektedir, ancak bu sayı tam olarak bilinmemektedir. Dağlarda tarım yapılmadığı için haraç, bağ ve bahçe gibi ürünlerden öşür alınmaz. Bu bölgedeki kavimler genellikle isyankâr ve özgür ruhludur. Kâfir olanlara karşı sert bir tutum sergilerken, Müslümanlara daha hoşgörülüdürler. İslâm dinine girmeleri durumunda ise oldukça inançlı ve mümin bir toplum olabileceklerine inanılmaktadır. Ancak, genel olarak eğitimsiz ve vahşi bir yaşam tarzına sahiptirler Where does name Turkey come from?.

Dağlardaki Abaza Aşiretleri

Dağlık alandaki Abaza aşiretleri arasında bazıları şunlardır:

– Posuho Aşireti:** 7.000 kişilik, beyleri var.
– Ahçipisi Aşireti:** 10.000 kişilik, beyleri var.
– Beslib Aşireti:** 7.500 kişilik, cesur bir kavimdir.
– Mükelye Aşireti:** 3.000 kişilik, yararlı bir topluluktur.
– Vaypiğa Aşireti:** 1.000 kişilik, beyleri vardır.
– Bağros Aşireti:** 800 kişilik, hırsızlık yapmayan bir aşirettir.
– Alakırış Aşireti:** 500 kişilik, beyleri vardır.
– Çıhakurs Aşireti:** 3.000 kişilik, beyleri vardır.
– Maça Aşireti:** 2.000 kişilik, cesur savaşçılardır.
– Fançarış Aşireti:** 4.000 kişilik, beyleri vardır.

Abaza aşiretleri, ticaret ilişkileri ve komşuluk bağları ile dikkat çekmektedir. Kotası aşireti gibi bazı gruplar, Çerkezlerle sıkı ilişkiler içinde yaşarken, diğer dağlık aşiretler, kendi gelenekleri ve yaşam tarzlarıyla bölgeyi zenginleştirmektedir. Bu durum, Abaza diyarının sosyal ve kültürel çeşitliliğini ortaya koymaktadır.

Abaza Taifesi ve Çevresindeki Aşiretler

0

Abaza Taifesinin Gelenekleri

Abaza taifesinin ilginç geleneklerinden biri, ölen beylerinin bedenlerini bir sandık gibi ağaç içine koyup yüksek bir ağacın çatal dalına asmalarıdır. Bu gelenekte, sandığın baş kısmına bir delik açarlar ve bu delikten cennete baktıklarına inanırlar. Bu delikten birçok bal arısı girerek Abaza beyinin koltukları ve bacakları arasında bal yapar. Mevsim geldiğinde sandığın kapaklarını açıp, balı tulumlara doldurup satarlar. Bu bal, halk arasında Abaza balı olarak bilinir. Ancak bu balın kaynağını ve temizliğini bilmeyen insanlar, bu durumu göz ardı ederek satın alırlar. Abaza balından uzak durmak, sağlığımız için önemlidir Follow Footsteps St. Paul’s.

Aşağılı Aşiretinin Özellikleri

Abaza diyarında birçok tuhaflık ve gariplik bulunur. Buradan batıya doğru iki gün giderek Aşağılı aşiretine ulaştık. Aşağılı aşiretinin beyi ve liderinin ismi bilinmemektedir, ancak bu aşiretin yaklaşık iki bin üyesi vardır. Aşağılılar, müflis ve hırsız bir kavim olarak bilinir ve Abazalar bunların şerrinden korkarlar. Zira oldukça cesur ve korkusuz bir topluluk olarak tanınmaktadırlar. Burada bir viran kale de bulunmaktadır. Bu aşiretin iskelelerine Aşkalı denir. Kefe, Kerş ve Taman gemileri buraya sıkça gelir, ancak kış aylarında açık alanda kaldıkları için burada uzun süre konaklayamazlar. Dağları oldukça verimlidir.

Ateme Köyü ve Özellikleri

Buradan batıya doğru bir konak gidince, Aşağılı aşiretine bağlı Ateme Köyü’ne ulaştık. Bu köy, dağların içinde oldukça mamur bir yerdir ve Tophane Abazaları arasında Müslümanlar da yaşamaktadır. Köyde bir mescit gördük. Ateme Köyü, Çerkez diyarına bir konak uzaklıktadır ve burada yaşayan halk sürekli olarak Çerkezlerle çatışmaktadır.

Sovuksu Aşiretinin Özellikleri

Buradan iki gün daha ilerleyerek Sovuksu aşiretine ulaştık. Bu aşiretin de beyin ismi bilinmemektedir, ancak üç bin yiğit askere sahip olduğu söylenmektedir. Sovuksu aşiretinin kökeni, sahip oldukları küheylân atları ile bilinmektedir. İskeleleri Hardein’dir ve burası oldukça iyi bir yatak limanı olarak değerlendirilmektedir. Sovuksu, büyük bir nehrin adıdır ve bu nehir, Çerkez dağlarından doğarak Karadeniz’e dökülmektedir. Nehrin hayat suyu gibi olması nedeniyle bu aşirete “Sovuksu” denilmektedir. Ayrıca zengin ve cömert insanlarıyla da tanınırlar Cembe ve Bozodok Aşiretleri Özellikler ve Yaşam.

Kotası Aşiretinin Özellikleri

Buradan batıya doğru iki konak daha gidince Kotası aşiretine vardık. Kotası aşiretinin beyin ismi bilinmemektedir ve bu aşiret yedi bin askere sahiptir. İskelelerine Kotası denir. Aşiretin köyleri, dağların arasında yer alır ve limana bakmaktadır. Kotası’nın limanında Kefe ve Taman gemileri sıkça bulunmaktadır. Burada Azak’a büyük bir sefer olduğunu duyduk ve birkaç Kırımlı tanıdıkla karşılaştık.

Bu yolculuk, Abaza taifesinin ve çevresindeki aşiretlerin kültürlerini ve yaşam tarzlarını anlamak açısından önemli bilgiler sunmaktadır. Her bir aşiret, kendine özgü gelenekleri ve yaşam biçimleri ile zengin bir mozaik oluşturmaktadır. Abaza taifesinin ilginç ritüelleri ve çevredeki aşiretlerin cesaretleri, bölgenin sosyal yapısını etkileyen önemli unsurlardır.

Cembe ve Bozodok Aşiretleri Özellikler ve Yaşam

0

Cembe Aşireti

Cembe aşireti, deniz kıyısında iki konak uzaklıkta yer alır. Bu aşiret, 2.000 yaya askere sahip olup, beyinlerinin ismi bilinmemektedir. Cembe aşiretinin halkı ile üç gün boyunca konaklayarak dostluk ilişkileri geliştirdik. Bu süre zarfında, ihtiyaç fazlası kıyafetlerimizi, kilim, kebe ve keçelerimizi onlara verdik. Karşılığında cariyeler ve güzel köleler aldık. Ben de bu aşiretten güzel bir Abaza kölesi alarak, dördüncü gün yine batı tarafına iki gün süren bir yolculuğa çıktım Abaza Aşiretleri ve Çerkez İlişkileri.

Bozodok Aşireti

Bozodok aşireti, Cembe aşiretine göre daha kalabalıktır; yedi bin kişiden oluşur. Bu aşiret de deniz kıyısında yer alır ve iskelelerinde on adet İstanbul gemisi bulunmaktadır. Burada bazı dostlarımızla karşılaştık ve keyifli anlar geçirdik. Sahip olduğumuz kaba saba giysilerimizi, onların yanına Allah emanetidir diyerek bıraktık ve kölelerimizle birlikte daha hafif bir yükle yola devam ettik.

Menkli Giray Han, Bozodok kavminden üç bin asker alarak Ejderhan seferine katıldı. Ejderhan’ın fethinden sonra, Bozodok kavmine Çerkez vilayetinde Obur Dağı’nın eteklerinde yeni bir yurt verildi. O günden beri Bozodoklar orada yaşamaktadır. Hâlâ Çerkez’de Bozodok kavmi olarak anılmaktadırlar. Bu kavim, aynı zamanda Abazaca da bilmektedir ve cesur bir toplumdur.

Obur Dağı ve Kavimlerin İlişkisi

Abaza Bozodoku ile Çerkez Bozodoku arasında yüksek bir dağ olan Obur Dağı yer alır. İki dağın arasında üç konak mesafe bulunur. Bu iki grup zaman zaman birbiriyle çatışmakta ve evlatlarını çalmaktadırlar. Bu sebeple aralarında gergin bir ilişki bulunmaktadır Culinary Istanbul.

Üsüviş ve Özellikleri

Abaza Bozodoku’ndan batıya doğru iki konak ilerlediğimizde Üsüviş köyüne ulaştık. Burada, deniz kıyısında bir yalçın kaya üzerinde eski ve harabe bir kale bulunmaktadır. Bir gece aniden hava bozdu ve kötü bir rüzgâr esti. Tüfenk-atar yoldaşlarımızla dikkatli olup burada konakladık. Bu köyde Süviş Beyi beş koyun getirip bize ikram etti.

Üsüviş halkı, ağaçtan yay yapmayı ve ardıç ağacından ok üretmeyi bilir. Tüfenk kullanan bu kavim, toplamda üç bin yaya sahiptir. Bu aşiret de iskele olarak Kirmen-Süviş’i kullanmaktadır. Bölgenin dağlarında ayı, domuz, tilki, çakal ve çeşitli diğer yaban hayvanları bulunmaktadır. Ulu dağların zengin ekosistemi, bu kavimlerin yaşamına önemli katkılarda bulunmaktadır.

Cembe ve Bozodok aşiretleri, kendi iç dinamikleri ve komşu aşiretlerle olan ilişkileriyle dikkat çekmektedir. Her iki aşiret de zengin kültürel mirasları, cesur yapıları ve yaşam tarzlarıyla bölgenin önemli halklarını oluşturmaktadır. Bu aşiretlerin tarih boyunca sürdürdükleri dostluklar ve gerginlikler, bölgenin sosyal yapısına katkıda bulunmuştur.

Tarih Gezisi Kaş

0

Dağlara oyulmuş kaya mezarları, tek ve çift sanduka mezarlar, lahitler, kimilerinin üzerlerinde Likçe, Grekçe, Aramca yazılı kitabeleri ile ilçe merkezinden yürüyüş mesafesindedir tarih.

Tarih gezisine Cumhuriyet Meydanı’ndan, Uzun-Çarşı’ya, eski Rum evlerinin begonvillerle süslü güzelliklerini seyredip, fotoğraf çekerek çıkılır. Sokağın sonunda karşınıza bütün ihtişamı ile Kral Mezarı (Anıt Mezar) çıkar. Bu anıtsal lahitin kaidesinde 8 satırlık Likçe kitabe bulunur. Lahidin üstündeki bölmelerde yarı giyimli yaşlı erkek figürü, sopasına dayanmış, başı hafif öne eğik üzgün ve düşüncelidir. Sandalye üzerine oturmuş bir kadın elleri kucağına kavuşmuş, kaderine razılıkla oturur vaziyettedir. Lahidin üst cephesinde de iki figür saygılı bir şekilde ayakta durmaktadır. Bu kabartmalar Anadolu insanının bugünkü vücut dilidir sanki Kaş
. Anıtın kapağının iki yanında ağzı açık ve korku salacak tarzda aslan başları hem kapağa tutamak görevini yapar, hem de kötü ruhlara karşı bekçilik görevini yerine getirir eski inançlara göre. Yeni Cami’nin (eski bir kilisedir) batı ve kuzey taraflarında evler arasında kitabeli mezarlar bulunur. Bunların bir kısmı tek odalı, bir kısmı çift odalıdır.

Gecenin Büyüsü Yaşanır

Antik Tiyatro Çukurbağ Yarımadası’na giden yolun sağındadır. Halen ayakta ve sağlam olan tiyatronun yüzü denize hakimdir. Yerli kalkerden yapılmış, 26 basamaklıdır. Orkestra bölümü yarım daireden fazladır. Taban döşemesi yoktur Bulgaria Private Tours Kazanlak
. Tiyatroya giriş sahne yanlarından verilmiştir. 4.000 kişilik kapasitesi olan tiyatro, günümüzde bale, konser ve tiyatro etkinliklerinde kullanılır. Garip bir havası vardır tiyatronun. Sanki aşk tanrıçasının mabedidir orası. Çekicidir, mehtapta sihirlidir, büyülüdür. Rüzgarın sesi sevdiğinizin veya seveceğinizin sesidir.

Dalış Merkezi

Kaş, dünyanın sayılı dalış merkezlerindendir, 13 dalgıç okulu ve disiplinli, güven aşılayan hocalarıyla. Gezegenimizin her yerinden dalış tutkunları gelirler; turkuvazdan maviye, maviden laciverte dönüşen derinlerde kendilerinden geçmek için. Sualtının mavi cennetindeki batıklarıyla antik dönemin ticaret dünyasına yeni pencereler açılır. Uluburun’dan çıkarılan dünyanın en eski batık gemisi Bodrum Müzesi’nde sergilenmektedir hala. Kaş, sualtındaki eski-yeni batıklar, doğal reef ve mağaralardan oluşan çok sayıda dalış noktası ile bir başka dünyadır. Turlar düzenlenen çevredeki mağaralar arasında Hıdırellez, Bayındır, Mavi Mağara, Güvercinlik ini ve İncirli Mağara sayılabilir.

Yamaç Paraşütü

İnsana Akdeniz’e uçma isteği uyandıran Kaş’ta Yamaç Paraşütü kursları ziyaretçilere gök keyfi verir. Bu muhteşem beldeyi gökyüzünden seyredenler, İnceboğaz’daki Yunus Gösteri Merkezi’nde sevimli deniz yaratıklarıyla başka bir dünyanın zevkini çıkarır.

Yat ve Yayla Turizmi

Kaş ve civarı, sayısız koylarıyla yat turizminin önemli merkezidir. Antalya-Kaş ve Marmaris-Kaş arası Mavi Yolculuk programlarına katılanlar, rüzgarla denizin şaşırtıcı ilişkisine ortak olur. Tüm bu seçeneklerden başka sedir ve çam ormanlarının muhteşem güzelliklerinin içinden 1.800 metredeki Gömbe Yaylası’na ulaşabilirsiniz. Buradaki Yeşil Göl ve Uçarsu Şelalesi doğanın sükunetini hatırlatır ziyaretçilere. Her cuma günü kurulan köy pazarında ilçenin sıcakkanlı insanlarından doğal ürünler satın alıp, yaşamı paylaşabilirsiniz. Kaş bir tutkudur, belleklere yerleşir mavi hayallerle…

Bergama

0

Parşömenin bulunduğu, psikoterapinin beşiği Bergama; kızıl avlusu, Asklepion, akropol, Bergama Müzesi ve Allianoi ile ziyaretçilerine eşsiz güzellikler sunuyor.

Tarihinde Lidyalılar’ı, Persler’i ve Yunanlılar’ı barındıran Bergama’nın adı “kale” anlamına gelen Pergamos ya da Pergamon’dan geliyor. Ünlü kahraman Akhilleus’un (Aşil) torunu Pergamon, Anadolu’da Kral Areos’u düelloda yenerek Akropol Tepesi’nde kendi adını verdiği bir şehir kurmuş. Bakırçay’ın denizle buluştuğu yerde kurulan şehir zamanla yaşanan büyük çöküntülerin denizi doldurmasıyla iç bölgede kalmış Tarih Gezisi Kaş
.

Parşömenin Hikayesi

Bergama Kralı II. Eumenes tarafından yaptırılan Kraliyet Kütüphanesi antik dünyanın en büyük iki kütüphanesinden biriymiş. Diğer kütüphanenin ünlü İskenderiye Kütüphanesi olması bu iki şehri büyük bir rekabete sürüklemiş ve sonunda İskenderiye’den kitap yapımında kullanılan papirüslere ambargo konmuş. Mısır’ın bu ambargosu Bergamalıları yeni bir malzeme arayışına yöneltince, keçi derisinden işlenerek elde edilen “Membrana Pergamena” yani parşömen bulunmuş. Bergama Kütüphanesi’ndeki kitaplar, Bergama’nın Roma İmparatorluğu’na geçmesinin ardından hükümdar Antonious’un emriyle Kleopatra’ya düğün hediyesi olarak yollanmış. İskenderiye Kütüphanesi’nin geçirdiği yangınla dönemin en büyük iki kütüphanesinin eserleri yok olmuş.

Psikoterapi’nin Beşiği Asklepion ve Galenos’un Allianoi’si

Sağlık ve Hekimlik Tanrısı Asklepion adına, Aşağı Bergama’da kurulan Asklepion, psikiyatri ve psikoterapinin anayurdu sayılmakta Private Balkan Tours
. Hastalarda fiziksel tedavinin yanı sıra ruhsal tedaviye de önem verilen Asklepion’da karanlıkla, ışıkla, sesle, şifalı otlarla, çamur banyolarıyla, müzikle, sporla, rüyalar yardımı ve telkinle tedavi yöntemleri kullanılırmış. Yaralı gladyatörlerin tedavisinde uzmanlaşmış, “eczacılığın babası” olarak adlandırılan Galenos’un kurduğuna inanılan Allianoi’nin kazıları hala devam etmekte.

Kızıl Avlu (Serapis Tapınağı)

Roma İmparatoru Hadrianus tarafından M.S. 244’te yapılan ve Mısır Tanrısı Serapis’e adanan tapınak, İncil’de adı geçen 7 kiliseden kesin olarak yeri bilinen tek kilisedir. Günümüzdeki yüksekliği 19 metreyi bulan duvarlarında kullanılan kırmızı tuğlalardan “Kızıl Avlu” ismini alan tapınağın tuğlaları, Bakırçay kıyılarındaki tuğla ocaklarından yaklaşık 15 kilometre elden ele taşınarak getirilmiş. Tapınağın girişindeki mermer, bu yöredeki en büyük mermer blok olma özelliğini taşıyor.

Bergama Arkeoloji Müzesi

Cilalı taş, Erken Tunç, Bronz, Arkaik, Klasik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinden arkeolojik buluntuların sergilendiği Bergama Arkeoloji Müzesi’nin “Etnografya Bölümü”nde yöreye ait halı, kumaş dokuma, kilim ve çeşitli el sanatları örnekleri sergileniyor. Müzenin avlusunda lahitler, sütun başları, yazıtlar, heykeller ve Osmanlı mezarları yanyana, tarihin derinliklerine götürüyor gezenleri.

Bergama Zeus’u Bekliyor

Yukarı Akropol’de yer alan Athena Tapınağı’ndan aşağı bakıldığında beş basamaklı, hüzünlü bir temel üzerinde tek bir fıstık ağacı gözüküyor. Bu yalnız fıstık ağacının yerinde bir zamanlar 12 metre yüksekliğinde, at nalı biçiminde Zeus Altarı (sunak) yükselmekteymiş. II. Eumenes döneminde Galatlar’a karşı kazanılan zaferin anısına inşa edilen, kenarlarının uzunluğu 35 metreyi bulan yapı 1881 yılında Alman Arkeolog Cari Humann’ın başkanlığında gerçekleşen kazılarda ortaya çıkartılmış. Zamanın Osmanlı İmparatoru’nun izniyle parça parça önce Dikili’ye, oradan da gemilere yüklenerek Berlin’e götürülmüş. Berlin Müzesi’nde sergilenen ve insanoğlunun baş yapıtlarından sayılan Zeus Altarı’nı yılda 3 milyon turist ziyaret ediyor. Hüzünlü fıstık ağacı gibi Bergama da Zeus’u evinde bekliyor ve akıllara hemen bir özdeyiş takılıveriyor; “Taş yerinde ağırdır”.